Bugün birçok araştırmaya konu olan noktalardan biri, içinde yaşadığımız evrenin kaç yaşında olduğudur. Bu konuyla ilgili en ilgi uyandıran ve konuya ışık tutan bilgi ise Yüce Allahın 1400 yıl önce indirdiği Kuranda verilmiştir. Günümüzde bilim dünyasında yapılan araştırmaların sonuçlarının Kuranda Rabbimizin altı günde yaratılış ile ilgili verdiği bilgilerle gösterdiği paralellik, Kuran mucizelerinden biri daha teyit etmektedir.
Modern bilim ile Kuran arasındaki uyumun bir örneği, evrenin yaşı konusudur: Kozmologlar evrenin yaşını 16-17 milyar yıl olarak hesaplamışlardır. Kuran'da ise tüm evrenin 6 günde yaratıldığı açıklanmaktadır. İlk bakışta farklı gibi görünen bu zaman dilimleri arasında aslında çok şaşırtıcı bir uyum vardır. Gerçekte, evrenin yaşı ile ilgili elimizde bulunan bu iki rakamın her ikisi de doğrudur. Yani evren, Kuran'da bildirildiği gibi 6 günde yaratılmıştır ve bu süre bizim zamanı algıladığımız şekliyle 16-17 milyar yıla karşılık gelmektedir.
1915 yılında Einstein, zamanın göreceli olduğunu, mekana, seyahat eden kişinin süratine ve o andaki yerçekimi kuvvetine bağlı olarak akış katsayısının da değiştiğini öne sürmüştür. Kuran'da 7 farklı ayette bildirilen evrenin yaratılış süresinin, zamanın akış katsayısındaki bu farklılıklar göz önünde bulundurulduğunda bilim adamlarının tahminleri ile büyük bir paralellik içinde olduğu görülür. Kuran'da bildirilen 6 günlük süreyi, 6 devre olarak da düşünebiliriz. Çünkü zamanın göreceliği dikkate alındığında, "gün" sadece bugünkü koşullarıyla, Dünya üzerinde algılanan 24 saatlik bir zaman dilimini ifade etmektedir. Ancak evrenin bir başka yerinde, bir başka zamanda ve koşulda, "gün" çok daha uzun sürelik bir zaman dilimidir. Nitekim bu ayetlerde (Secde Suresi, 4; Yunus Suresi, 3; Hud Suresi, 7; Furkan Suresi, 59; Hadid Suresi, 4; Kaf Suresi, 38; Araf Suresi, 54) geçen 6 gün (sitteti eyyamin) ifadesindeki "eyyamin" kelimesi, "günler" anlamının yanı sıra "çağ, devir, an, müddet" anlamlarına da gelmektedir.
Evrenin ilk dönemlerinde, zaman bugün alışık olduğumuz akış hızından çok çok daha hızlı akmıştır. Bunun nedeni şudur: Big Bang anında evren çok küçük bir noktaya sıkıştırılmıştı. Bu büyük patlama anından bu yana evrenin genişlemesi ve evrenin hacminin gerilmesi, evrenin sınırlarını milyarlarca ışık yılı uzağa taşıdı. Nitekim Big Bang'den bu yana uzayın geriliyor olmasının evren saatinin üzerinde çok önemli sonuçları oldu.
Big Bang anındaki enerji evrensel saatin zaman akış hızını milyon kere milyon (1012) defa yavaşlatılmıştır. Evren yaratıldığında, evrensel zamanın akış katsayısı, -bugün algılandığı şekliyle-, milyon kere milyon kat kadar daha büyüktü yani zaman daha hızlı akmaktaydı. Yani biz Dünya'da milyon kere milyon dakikayı yaşadığımız esnada, evrensel saat için yalnızca bir dakika geçmiş olur.
6 günlük zaman dilimi, zamanın göreceliği dikkate alınarak hesaplandığında, 6 milyon kere milyon (trilyon) gelmektedir. Çünkü evrensel saat, Dünya'daki saatin akış hızından milyon kere milyon daha hızlı akmaktadır. 6 trilyon günün karşılık geldiği yıl sayısı, yaklaşık olarak 16,427 milyardır. Bu rakam günümüzde evrenin tahmin edilen yaş aralığındadır.
6.000.000.000.000 gün / 365,25 = 16.427.104.723 milyar
Diğer yandan yaratılışın 6 gününün her biri -bizim zaman algımızla- birbirlerinden farklı zamanlara karşılık gelmektedir. Bunun sebebi zamanın akış katsayısının evrenin genişlemesiyle ters orantılı olarak azalmasıdır. Big Bang'den itibaren evrenin büyüklüğü her ikiye katlandığında, zamanın akış katsayısı yarıya düşmüştür. Evren büyüdükçe, evrenin ikiye katlanma hızı da gittikçe artan bir şekilde yavaşladı. Bu genişleme oranı, Fiziksel Kozmolojinin Temelleri adlı ders kitaplarında anlatılan, dünyanın her yerinde yaygın olarak bilinen bilimsel bir gerçektir. Yaratılışın her gününü, Dünya zamanıyla hesapladığımızda karşımıza aşağıdaki durum çıkar:
Zamanın başladığı andan itibaren bakıldığında, yaratılışın 1. günü (1. devre) 24 saat sürmüştür. Ancak bu süre, bizim zamanı Dünya'da algıladığımız şekliyle 8 milyar yıla eşittir.
Yaratılışın 2. günü (2. devre) 24 saat sürmüştür. Ancak bu, bizim algılarımızla bir önceki günün yarısı kadar sürmüştür. Yani 4 milyar yıl.
3. gün (3. devre) ise yine bir önceki gün olan 2. günün yarısı kadar sürmüştür. Yani 2 milyar yıl.
4. gün (4. devre) 1 milyar yıl,
5. gün (5. devre) 500 milyon yıl,
ve 6. gün (6. devre) 250 milyon yıl sürmüştür.
Sonuç:
Yaratılışın 6 günü, yani 6 devresi, Dünya zamanı türünden toplandığı zaman, 15 milyar 750 milyon yıl bulunur. Bu rakam günümüzdeki tahminlerle büyük bir paralellik içindedir.
Bu sonuç 21. yüzyıl biliminin ortaya koyduğu gerçeklerdir. Bilim, 1400 yıl önce Kuran'da haber verilmiş bir gerçeği bir kere daha tasdik etmektedir. Kuran ve bilim arasındaki bu uyum, Kuran'ın, herşeyi bilen ve yaratan Allah'ın vahyi olduğunun mucizevi kanıtlarından biridir. Yüce Rabbimiz, altı günde yaratılış gerçeğini ayetinde şöyle bildirmiştir:
Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan; sonra arşa istiva eden Allah’tır... (Araf Suresi, 54)
18 Mayıs 2010 Salı
Canlılardaki Solmayan Renklerin Kaynağı Nedir?
Çeşitli kelebeklerin yer aldığı Avustralya Müzesi’nde sergilenen bazı kelebeklerin, onlara renk veren pigmentlerin etkisini zamanla kaybetmesiyle solup matlaştığı, bazı türlerin ise, parlak ve canlı renklerini aradan uzun süre geçmesine rağmen koruduğu tespit edilmiştir. Bilim adamları bunun üzerine bu kelebeklerin renklerinin kaynağının yalnızca pigmentler olamayacağını anlamış ve yapılan incelemeler sonucunda bu kelebeklerin renklerinin canlı kalmasının sebebinin onlarda bulunan “fotonik yapılar” olduğunu ortaya çıkarmışlardır.
Renklerin olmadığı bir dünyayı kafamızda canlandırmaya çalıştığımızda, etrafımızdaki renklerin bizim için ne kadar büyük bir nimet olduğunu çok daha iyi anlarız. Üzerinde yaşadığımız bu dünya tepeden tırnağa çeşitli renklerle donatılmış ve süslenmiştir. Yeşil ağaçlardan, mavi sulara, pembe çiçeklerden, kırmızı elmalara hepsi mükemmel bir ahenk içerisindedir. Ancak doğada öyle renkler vardır ki parlak tonları, yanardöner yansımalarıyla bakanların içinde hayranlık uyandırmaktadır. Üstelik bu renkler, pigment (hem gözümüzde hem de nesnelerin genellikle dış yüzeylerinde bulunarak renklerin oluşmasını sağlayan özel molekül) içermemektedir. Bu konuyu anlamak için önce renklerin nasıl oluştuğunu inceleyelim.
Doğadaki Renkler Nasıl Oluşur?
Renkleri görebilmemiz için birinci şart ışıktır. Bir cismin üzerine ışık düştüğünde, bu cisim ancak belirli dalga boyundaki ışığı geri yansıtır. Yansıyan bu ışık da gözümüze gelerek bir dizi kompleks işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüşür ve görme sinirleri yardımıyla beyne iletilir. Bu sinyallerin beyinde algılanması sonucunda da renkleri algılarız.
Renkleri Nasıl Görürüz?
Boya malzemelerinde de kullanılan pigment adı verilen kimyasal maddeler renkleri belirlemektedir. Pigmentler ışığın belirli dalga boylarını emer, bir kısmını da yansıtırlar. O dalga boyuna karşılık gelen ışığı da renk olarak algılarız. Örneğin yeşil bir elma tüm renkleri emerek sadece yeşili yansıtan pigmentler sayesinde yeşil olarak algılanır. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalara göre bazı canlılarda pigmentler olmadan da renklerin meydana gelebildiği gözlemlenmiştir. Pigmentlerin zamanla kaybolması sonucu renklerin solmasına rağmen bu canlıların parlak renklerini asla kaybetmedikleri ortaya çıkmıştır. Peki bu canlılar pigment kullanmadan bu canlı ve kalıcı renkleri nasıl sergileyebilmektedir?
Fotonik Yapıların Keşfi
Fotonik yapılar, ilk Avustralya’da keşfedilmiştir. Bilim adamları, Avustralya Müzesi’nde yer alan bazı kelebeklerin zaman içinde renklerinin solduğunu bazılarınınsa aradan geçen süreye rağmen hala canlı renklerini koruduğunu gözlemlemişlerdir. Bunun üzerine yapılan araştırmalarda ise kelebeklerdeki renklerin kaynağının yalnızca pigment olmadığı “fotonik yapılar” nedeniyle renklerin canlılığını koruduğu tespit edilmiştir. Bu kelebeklerden biri de Morpho rhetenor türü kelebeklerdir. Çok uzak mesafeden dahi seçilebilen göz alıcı mavi renkleri, bilim adamlarını bu canlılar üzerinde incelemeler yapmaya yöneltmiştir.
Bilim adamları bu kelebeği detaylı olarak incelediklerinde bir yaratılış harikası olan mikro kristallerle karşılaşmışlardır. Bu kelebeklerin kanatlarındaki çok katmanlı tabakalar ve boşluklar, çok hassas bir düzenle dizilerek fotonik kristal bir yapı oluşturmuştur. Bu fotonik kristal yapıysa, ışığın diğer bütün dalga boylarını geçirip maviyi yansıtarak kelebeklerin kanatlarının parlak mavi renkte görünmesine neden olmaktadır.
Yüce Allah, fotonik kristallerle metrenin milyarda biri küçüklüğündeki bir alanda mükemmel bir düzen yaratmıştır. Fotonik yapıları kullanan canlılardaki göz alıcı renk ve desenler, Yüce Allah’ın sonsuz ilminin ve sanatının örneklerinden biridir.
Fotonik Yapıların Yanardönerlik Özelliği
Renkleri pigmentler yerine fotonik yapılarla oluşan canlılar; ışığın karışık yansıması, kırılarak yayılması ve saçılması sonucu meydana gelen yapısal değişikliklerin sonucunda renklerini yansıtırlar. Normal renklerin aksine, fotonik yapılara sahip olan canlıların renkleri çok daha parlak ve yanardöner özelliklere sahiptir.
Yanardönerlik özelliği, gözlemcinin görme pozisyonunu değiştirmesi veya rengi taşıyan canlının hareket etmesiyle rengin görünümünün değişmesidir. Bu yanardöner renge bir örnek olarak, su yüzeyine yayılan yağ tabakasındaki renklerin, farklı açılardan gözlendiğinde değişmesi verilebilir. En parlak ve en saf pigment renklerle bile elde edilemeyen bu yanardöner renkler oldukça dikkat çekicidir. Işık açısındaki veya gözlemcinin pozisyonundaki ufak bir değişim ile renklerde meydana gelen görkemli değişim, Allah’ın yaratma sanatındaki inceliklerinden bir tanesidir.
Canlılardaki bu muhteşem sistem, 500 milyon yıl önce Kambriyen dönemini başlatan, canlılığın ani ve muazzam çeşitlenmesi olan Kambriyen patlamasından beri bulunmaktadır. Işte Yüce Allah’ın Sani (Sanatçı) isminin tecellisi olan kelebek kanatlarındaki, sinek kuşu, papağan ve ördek tüylerindeki, tavus kuşunun kuyruğundaki, herkül böceğindeki, güvelerdeki ve denizyıldızı türleri gibi bazı deniz canlılarındaki muhteşem yanardöner renklerin kaynağı onlarda bulunan fotonik yapılardır. Canlılar fotonik yapıları ilk yaratıldıkları zamandan yani milyonlarca yıl öncesinden beri taşırlar.
Suda Yaşayan Canlılardaki Fotonik Yapılar
Suda yaşayan canlılar üzerinde yapılan incelemeler, onlardaki kompleks yapıları da ortaya çıkarmıştır. Örneğin ışığa duyarlı bir denizyıldızı türü olan “Ophiocoma wendtii”, ışık toplayabilmek için kalsitten oluşan fotonik elemanlar kullanır.
Aynı olağanüstü yapı, Polychaete adlı solucan türlerinin saç benzeri dikenlerinin nanoyapılarında görülmektedir. Bu canlılarda, her dikenin kesitinde bulunan, pencere kafesine benzeyen iki boyutlu altıgen şeklindeki boşluklar, doğal bir fotonik kristal oluşturur. Bu düzen, rengi, belirli yönlere kuvvetlice dağıtan kısmi fotonik etki meydana getirir. Bunun sonucunda, bu deniz canlısında da göz alıcı renkler meydana gelir.
“Nano” kavramı, bir fiziksel büyüklüğün milyarda birini ifade eder. Örneğin nanometre, metrenin milyarda biri olup, bir nanometre yaklaşık 2-3 atomun yan yana dizilmesiyle elde edilen, insanın algı sınırlarının çok ötesinde bir uzunluktur. Doğadaki fotonik kristallerin muazzam dizilimi, nanometre boyutundaki olağanüstü bir düzeni ifade etmektedir.
Renkler, Rabbimiz’in Sanatıdır
Bütün bu detaylar elbetteki apaçık bir yaratılışın delilleridir. Örneğin kelebek oldukça küçük boyutta bir böcek türüdür. Kanadındaki göz alıcı yanardöner renkleri, fotonik kristalleri, ışık oyunlarını, muhteşem desenleri meydana getirecek estetik görüşe ve teknik bilgiye, bu bilgi ve birikimi değerlendirecek bir akla ve şuura sahip değildir. Fotonik yapılara sahip canlılardaki bu muhteşem özelliğin kör tesadüflerin bir sonucu olduğunu iddia etmek akıl ve mantık dışı olacaktır. Akıl sahibi her insanın kabul edeceği gibi, doğadaki canlıların bedenlerinde üstün bir ilim kullanılarak meydana getirilmiş sanat, alemlerin Yaratıcısı olan Yüce Allah’ın Sani (Sanatçı, nihayetsiz güzellikleri sanatının içinde yaratan) sıfatının tecellilerinden biridir. Bir ayette Rabbimiz’in yaratma sanatı ve ilmi şöyle haber verilmiştir:
“Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır.“ (Nahl Suresi, 13)
Fotonik Yapılar Kambriyen Döneminden Beri Vardır
Bilim adamlarının ifade ettiğine göre, günümüzde fotonik kristalleri “nanolitografi” adı verilen yöntem yardımı ile yarı iletkenler kullanarak üretmek mümkündür. Işığın dalga boyunun onda biri inceliğinde (30-50 nm) olan bu yapılarda oluşturulan düzensizlikleri kullanarak ışığın çok küçük bir alana sıkıştırılabileceği belirtilmektedir. 1980’li yılların sonuna doğru keşfedilen bu fotonik kristaller, metal veya yalıtkan malzemelerde moleküllerin düzenli dizilimiyle şekillendirilen yapılardır. Oysa doğada fotonik yapılar, Kambriyen döneminden beri yani 500 milyon yıl önceden beri vardır. Bilim adamları canlıların milyonlarca yıldır kullandığı bu fotonik yapıları 20. yüzyılda teknolojide kullanmaya başladılar. Ancak doğaya bakınca gördüler ki kendilerinin henüz kullanmaya başladıkları fotonik yapıları kuşlar, böcekler, kelebekler, denizyıldızları zaten milyonlarca yıldan beri kullanıyorlar. Örneğin trilobitler, Kambriyen döneminde ortaya çıkan canlıların en önemlilerinden biridir. Bu canlılar, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşamış, Kambriyen döneminin en fazla iz bırakan canlılarıdır. Yaklaşık 530 milyon yıl önce yaşayan trilobitlerin dış kabuğu da kalsitten oluşmaktadır. Işığa duyarlı bir denizyıldızı türü olan “Ophiocoma wendtii” gibi, trilobitlerin kabuğunun özelliği de ışığı kalsitten oluşan fotonik yapıları kullanarak yansıtmasıdır.
Bilim adamları fotonik yapıların milyonlarca yıldır trilobit gibi doğadaki yaratılış delili canlılar tarafından kullanıldığı ile ilgili olarak şöyle bir açıklamada bulunmuşlardır:
“Bizim sentetik yapılar kullanarak ışık dalgalarını ustalıkla kullanmaya başlamamızdan milyonlarca yıl önce, biyolojik sistemler, zaten göz alıcı optik etkiler üretmek için nanometre ölçeklerindeki mimarileri kullanıyorlardı.” (Dr. Peter Vukusic ve Prof. J. Roy Sambles, Ince Tabaka Fotonikler, Fizik Okulu, Exeter Universitesi, Ingiltere)
Hiçbir boya malzemesi olmadan asla solmayacak bir resim yapmanız istense bu mümkün olmaz. Fakat doğada yaratıldıkları ilk günden bu yana hiçbir pigmenti olmadan, hayranlık uyandırıcı muhteşem renklere sahip pek çok canlı vardır.
Afrika çatalkuyruklu kelebeği, 30 milyon yıldan beri görenlerde hayranlık uyandıracak şekilde renk yayar. Bu kelebek türünde son derece detaylı bir ışık teknolojisi vardır. Kelebeğin kanadı yüz binlerce ufak puldan oluşur. Pulların içinde floresan pigmentleri vardır. Bu pigmentler, UV dalgaları emerler ve bunu mavi-yeşil renk olarak geri verirler. UV, görünür ışığın dışında olan bir dalga türüdür. Örneğin karanlık bir odada UV’ye maruz bırakılan bu kelebeklerin mavi-yeşil renkte ışıldadığı görülür.
Renklerin olmadığı bir dünyayı kafamızda canlandırmaya çalıştığımızda, etrafımızdaki renklerin bizim için ne kadar büyük bir nimet olduğunu çok daha iyi anlarız. Üzerinde yaşadığımız bu dünya tepeden tırnağa çeşitli renklerle donatılmış ve süslenmiştir. Yeşil ağaçlardan, mavi sulara, pembe çiçeklerden, kırmızı elmalara hepsi mükemmel bir ahenk içerisindedir. Ancak doğada öyle renkler vardır ki parlak tonları, yanardöner yansımalarıyla bakanların içinde hayranlık uyandırmaktadır. Üstelik bu renkler, pigment (hem gözümüzde hem de nesnelerin genellikle dış yüzeylerinde bulunarak renklerin oluşmasını sağlayan özel molekül) içermemektedir. Bu konuyu anlamak için önce renklerin nasıl oluştuğunu inceleyelim.
Doğadaki Renkler Nasıl Oluşur?
Renkleri görebilmemiz için birinci şart ışıktır. Bir cismin üzerine ışık düştüğünde, bu cisim ancak belirli dalga boyundaki ışığı geri yansıtır. Yansıyan bu ışık da gözümüze gelerek bir dizi kompleks işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüşür ve görme sinirleri yardımıyla beyne iletilir. Bu sinyallerin beyinde algılanması sonucunda da renkleri algılarız.
Renkleri Nasıl Görürüz?
Boya malzemelerinde de kullanılan pigment adı verilen kimyasal maddeler renkleri belirlemektedir. Pigmentler ışığın belirli dalga boylarını emer, bir kısmını da yansıtırlar. O dalga boyuna karşılık gelen ışığı da renk olarak algılarız. Örneğin yeşil bir elma tüm renkleri emerek sadece yeşili yansıtan pigmentler sayesinde yeşil olarak algılanır. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalara göre bazı canlılarda pigmentler olmadan da renklerin meydana gelebildiği gözlemlenmiştir. Pigmentlerin zamanla kaybolması sonucu renklerin solmasına rağmen bu canlıların parlak renklerini asla kaybetmedikleri ortaya çıkmıştır. Peki bu canlılar pigment kullanmadan bu canlı ve kalıcı renkleri nasıl sergileyebilmektedir?
Fotonik Yapıların Keşfi
Fotonik yapılar, ilk Avustralya’da keşfedilmiştir. Bilim adamları, Avustralya Müzesi’nde yer alan bazı kelebeklerin zaman içinde renklerinin solduğunu bazılarınınsa aradan geçen süreye rağmen hala canlı renklerini koruduğunu gözlemlemişlerdir. Bunun üzerine yapılan araştırmalarda ise kelebeklerdeki renklerin kaynağının yalnızca pigment olmadığı “fotonik yapılar” nedeniyle renklerin canlılığını koruduğu tespit edilmiştir. Bu kelebeklerden biri de Morpho rhetenor türü kelebeklerdir. Çok uzak mesafeden dahi seçilebilen göz alıcı mavi renkleri, bilim adamlarını bu canlılar üzerinde incelemeler yapmaya yöneltmiştir.
Bilim adamları bu kelebeği detaylı olarak incelediklerinde bir yaratılış harikası olan mikro kristallerle karşılaşmışlardır. Bu kelebeklerin kanatlarındaki çok katmanlı tabakalar ve boşluklar, çok hassas bir düzenle dizilerek fotonik kristal bir yapı oluşturmuştur. Bu fotonik kristal yapıysa, ışığın diğer bütün dalga boylarını geçirip maviyi yansıtarak kelebeklerin kanatlarının parlak mavi renkte görünmesine neden olmaktadır.
Yüce Allah, fotonik kristallerle metrenin milyarda biri küçüklüğündeki bir alanda mükemmel bir düzen yaratmıştır. Fotonik yapıları kullanan canlılardaki göz alıcı renk ve desenler, Yüce Allah’ın sonsuz ilminin ve sanatının örneklerinden biridir.
Fotonik Yapıların Yanardönerlik Özelliği
Renkleri pigmentler yerine fotonik yapılarla oluşan canlılar; ışığın karışık yansıması, kırılarak yayılması ve saçılması sonucu meydana gelen yapısal değişikliklerin sonucunda renklerini yansıtırlar. Normal renklerin aksine, fotonik yapılara sahip olan canlıların renkleri çok daha parlak ve yanardöner özelliklere sahiptir.
Yanardönerlik özelliği, gözlemcinin görme pozisyonunu değiştirmesi veya rengi taşıyan canlının hareket etmesiyle rengin görünümünün değişmesidir. Bu yanardöner renge bir örnek olarak, su yüzeyine yayılan yağ tabakasındaki renklerin, farklı açılardan gözlendiğinde değişmesi verilebilir. En parlak ve en saf pigment renklerle bile elde edilemeyen bu yanardöner renkler oldukça dikkat çekicidir. Işık açısındaki veya gözlemcinin pozisyonundaki ufak bir değişim ile renklerde meydana gelen görkemli değişim, Allah’ın yaratma sanatındaki inceliklerinden bir tanesidir.
Canlılardaki bu muhteşem sistem, 500 milyon yıl önce Kambriyen dönemini başlatan, canlılığın ani ve muazzam çeşitlenmesi olan Kambriyen patlamasından beri bulunmaktadır. Işte Yüce Allah’ın Sani (Sanatçı) isminin tecellisi olan kelebek kanatlarındaki, sinek kuşu, papağan ve ördek tüylerindeki, tavus kuşunun kuyruğundaki, herkül böceğindeki, güvelerdeki ve denizyıldızı türleri gibi bazı deniz canlılarındaki muhteşem yanardöner renklerin kaynağı onlarda bulunan fotonik yapılardır. Canlılar fotonik yapıları ilk yaratıldıkları zamandan yani milyonlarca yıl öncesinden beri taşırlar.
Suda Yaşayan Canlılardaki Fotonik Yapılar
Suda yaşayan canlılar üzerinde yapılan incelemeler, onlardaki kompleks yapıları da ortaya çıkarmıştır. Örneğin ışığa duyarlı bir denizyıldızı türü olan “Ophiocoma wendtii”, ışık toplayabilmek için kalsitten oluşan fotonik elemanlar kullanır.
Aynı olağanüstü yapı, Polychaete adlı solucan türlerinin saç benzeri dikenlerinin nanoyapılarında görülmektedir. Bu canlılarda, her dikenin kesitinde bulunan, pencere kafesine benzeyen iki boyutlu altıgen şeklindeki boşluklar, doğal bir fotonik kristal oluşturur. Bu düzen, rengi, belirli yönlere kuvvetlice dağıtan kısmi fotonik etki meydana getirir. Bunun sonucunda, bu deniz canlısında da göz alıcı renkler meydana gelir.
“Nano” kavramı, bir fiziksel büyüklüğün milyarda birini ifade eder. Örneğin nanometre, metrenin milyarda biri olup, bir nanometre yaklaşık 2-3 atomun yan yana dizilmesiyle elde edilen, insanın algı sınırlarının çok ötesinde bir uzunluktur. Doğadaki fotonik kristallerin muazzam dizilimi, nanometre boyutundaki olağanüstü bir düzeni ifade etmektedir.
Renkler, Rabbimiz’in Sanatıdır
Bütün bu detaylar elbetteki apaçık bir yaratılışın delilleridir. Örneğin kelebek oldukça küçük boyutta bir böcek türüdür. Kanadındaki göz alıcı yanardöner renkleri, fotonik kristalleri, ışık oyunlarını, muhteşem desenleri meydana getirecek estetik görüşe ve teknik bilgiye, bu bilgi ve birikimi değerlendirecek bir akla ve şuura sahip değildir. Fotonik yapılara sahip canlılardaki bu muhteşem özelliğin kör tesadüflerin bir sonucu olduğunu iddia etmek akıl ve mantık dışı olacaktır. Akıl sahibi her insanın kabul edeceği gibi, doğadaki canlıların bedenlerinde üstün bir ilim kullanılarak meydana getirilmiş sanat, alemlerin Yaratıcısı olan Yüce Allah’ın Sani (Sanatçı, nihayetsiz güzellikleri sanatının içinde yaratan) sıfatının tecellilerinden biridir. Bir ayette Rabbimiz’in yaratma sanatı ve ilmi şöyle haber verilmiştir:
“Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır.“ (Nahl Suresi, 13)
Fotonik Yapılar Kambriyen Döneminden Beri Vardır
Bilim adamlarının ifade ettiğine göre, günümüzde fotonik kristalleri “nanolitografi” adı verilen yöntem yardımı ile yarı iletkenler kullanarak üretmek mümkündür. Işığın dalga boyunun onda biri inceliğinde (30-50 nm) olan bu yapılarda oluşturulan düzensizlikleri kullanarak ışığın çok küçük bir alana sıkıştırılabileceği belirtilmektedir. 1980’li yılların sonuna doğru keşfedilen bu fotonik kristaller, metal veya yalıtkan malzemelerde moleküllerin düzenli dizilimiyle şekillendirilen yapılardır. Oysa doğada fotonik yapılar, Kambriyen döneminden beri yani 500 milyon yıl önceden beri vardır. Bilim adamları canlıların milyonlarca yıldır kullandığı bu fotonik yapıları 20. yüzyılda teknolojide kullanmaya başladılar. Ancak doğaya bakınca gördüler ki kendilerinin henüz kullanmaya başladıkları fotonik yapıları kuşlar, böcekler, kelebekler, denizyıldızları zaten milyonlarca yıldan beri kullanıyorlar. Örneğin trilobitler, Kambriyen döneminde ortaya çıkan canlıların en önemlilerinden biridir. Bu canlılar, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşamış, Kambriyen döneminin en fazla iz bırakan canlılarıdır. Yaklaşık 530 milyon yıl önce yaşayan trilobitlerin dış kabuğu da kalsitten oluşmaktadır. Işığa duyarlı bir denizyıldızı türü olan “Ophiocoma wendtii” gibi, trilobitlerin kabuğunun özelliği de ışığı kalsitten oluşan fotonik yapıları kullanarak yansıtmasıdır.
Bilim adamları fotonik yapıların milyonlarca yıldır trilobit gibi doğadaki yaratılış delili canlılar tarafından kullanıldığı ile ilgili olarak şöyle bir açıklamada bulunmuşlardır:
“Bizim sentetik yapılar kullanarak ışık dalgalarını ustalıkla kullanmaya başlamamızdan milyonlarca yıl önce, biyolojik sistemler, zaten göz alıcı optik etkiler üretmek için nanometre ölçeklerindeki mimarileri kullanıyorlardı.” (Dr. Peter Vukusic ve Prof. J. Roy Sambles, Ince Tabaka Fotonikler, Fizik Okulu, Exeter Universitesi, Ingiltere)
Hiçbir boya malzemesi olmadan asla solmayacak bir resim yapmanız istense bu mümkün olmaz. Fakat doğada yaratıldıkları ilk günden bu yana hiçbir pigmenti olmadan, hayranlık uyandırıcı muhteşem renklere sahip pek çok canlı vardır.
Afrika çatalkuyruklu kelebeği, 30 milyon yıldan beri görenlerde hayranlık uyandıracak şekilde renk yayar. Bu kelebek türünde son derece detaylı bir ışık teknolojisi vardır. Kelebeğin kanadı yüz binlerce ufak puldan oluşur. Pulların içinde floresan pigmentleri vardır. Bu pigmentler, UV dalgaları emerler ve bunu mavi-yeşil renk olarak geri verirler. UV, görünür ışığın dışında olan bir dalga türüdür. Örneğin karanlık bir odada UV’ye maruz bırakılan bu kelebeklerin mavi-yeşil renkte ışıldadığı görülür.
Vücudumuzda Acil Durumlarda Devreye Giren Savunma Yöntemleri
İnsan bedeni kusursuz bir savunma sistemiyle yaratılmıştır. Bayılmak, hapşırmak, ateşimizin yükselmesi, bronzlaşmak, hıçkırmak gibi, günlük hayatta bize olağan gelen vücut reaksiyonlarımız, aslında Allah’ın bedenimizde yarattığı koruma kalkanlarından birkaçıdır.
Hapşırığın tutulmaya çalışılması, doktorlar tarafından neden tavsiye edilmez?
Hapşırırken gözlerimizi açık tutmak, neden mümkün değildir?
Çoğu zaman öyle düşünülse de ateşlenmek, hastalıkların bir yan etkisi değildir. Peki niçin hastalandığımız zaman ateşleniriz?
Hıçkırmak sindirim sistemimize nasıl yardımcı olur?
İnsan vücudunda her detayı planlanmış ve çok hassas dengeler üzerine oturtulmuş bir sistem vardır. Biz farkında olmadan her saniye vücudumuzda milyonlarca işlem gerçekleşir, reaksiyonlar meydana gelir, hücreler ölür yerine yenileri yaratılır. Vücudumuzdaki bu hareketlilik, biz uyurken bile devam eder. Vücudu, içinde bulunduğu olağandışı durumdan korumak için devreye giren reaksiyonlardan biri de özel savunma mekanizmalarıdır.
Vücudumuzdaki her organın, her hücrenin, her sistemin belli bir görevi vardır. Bu sistemde en ufak bir aksama olduğunda düzen bozulur. Bu nedenle insan farkında olsa da olmasa da bu özel savunma mekanizmaları acil durumlarda tıpkı bir ordu gibi insan vücudunu korurlar. "Savunma sistemi" olarak bilinen bu mekanizma, dünyanın en disiplinli, en kompleks ve en başarılı ordusudur. Piyadelerden, ağır zırhlılardan, istihbarat birimlerinden oluşan ve hatta düşmanları fişleyen bir "bilgi işlem" merkezi bulunan savunma sistemi, yaşamımız boyunca mikroplarla savaşır, vücuttaki aksamaları onarır.
Bu durumda insan bedeni bir anlamda "kuşatılmış bir kale" konumundadır. Kuşkusuz etrafı sayısız düşmanla sarılmış bir kalenin korunması da eksiksiz ve planlı olmalıdır. İnsan, ihtiyacı olan bu mükemmel korumayla beraber yaratılmıştır, yani söz konusu düşmanlara karşı savunmasız değildir.
Her insan, vücudu içindeki sistemlerde var olan düzeni, her noktada sergilenen üstün yaratılışı gördüğünde; benzeri olmayan bir güç sahibinin ve üstün bir aklın bedenini yarattığını açıkça görecektir. Her biri Yüce Allah'ın yaratışının delilidir. Bu gerçeği Allah, Kuran' da şöyle bildirmiştir:
“Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir”. (En'am Suresi, 102)
Vücudumuzdaki Muazzam Savunma Yöntemlerinden Örnekler
Vücudumuzda acil ihtiyaçlara göre devreye giren özel savunma yöntemleri, bunları öğrenen her insanı hayrete düşürecek niteliktedir. Her aşaması titiz bir plan dahilinde işleyen özel savunma mekanizmalarından bazıları şunlardır:
Nefes Yollarını Temizleyen Doğal Koruma Yöntemi: Hapşırma
İnsan Neden Hapşırır?
Hapşırma, burun mukozasında bulunan ve insana rahatsızlık verebilecek bir maddenin dışarı atılması ihtiyacı nedeniyle meydana gelen bir reflekstir. Hapşırarak burundan şiddetli bir hava çıkarılmış olur, böylece nefes yolu temizlenmiş olur.
İnsan Nasıl Hapşırır?
Burun mukozasında rahatsızlık veren madde, buradaki sinirleri uyarır. Beyne iletilen mesaj sayesinde, beyindeki refleks merkezleri tarafından hapşırma emri verilir.
Hapşırmanın İnsan Bedenindeki Etkisi
Hapşırma sırasında yüzdeki, göğüsteki ve karındaki kasların büyük bir bölümü kasılır. Bu kasılmalar da bir uyum içerisinde gerçekleşir. Beyin ve omurilik tarafından gerçekleştirilen bu paralellik sayesinde kişinin hapşırmayı durdurması pek mümkün olmaz. Zaten insan vücudunda meydana getireceği basınç kılcal damar zedelenmesine yol açabileceği için, hapşırmanın tutulmaya çalışması doktorlar tarafından önerilmez.
Hapşırma işleminden sorumlu olan sinirler, aynı zamanda gözün dış yüzeyinde bulunan kornea ile de bağlantılıdır. Bu sebeple, hapşırdığımız zaman gözlerimiz de yaşarır ve gözleri açık tutmak mümkün olmaz.
Sindirim Sistemine Kaçan Havayı Boşaltma Yöntemi: Hıçkırık
Neden Hıçkırırız?
Yemek yerken veya su içerken yutkunma sırasında kimi zaman mideye biraz hava da alınır. Hıçkırma, yiyeceğin üzerine yapışarak sindirim sistemine giren bu havayı atmak için sindirim sisteminin gösterdiği bir reaksiyondur.
Nasıl Hıçkırırız?
Havayı yuttuğumuz anda diyafram hemen büzüşür ve çok ani, hızlı nefes almayı sağlar. Bu sırada boğazımızın üst tarafında, ses tellerinin bulunduğu kısımda bir kapanma meydana gelir ve buradan geçen hava bir anlığına bloke edilir. Bu da boğazımızdan bir ses çıkmasına neden olur.
Mide ve diyaframın ilişkisi ise bu iki organın sinirlerinin birbirine çok yakın hatta iç içe geçmiş olması sebebiyledir. Bu nedenle genellikle insan yemek yedikten veya su içtikten sonra hıçkırır. Sindirim işlemi bittikten sonra ise hıçkırık olmaz.
Hıçkırmanın İnsan Bedenindeki Etkisi
Eğer vücudumuzda hıçkırık refleksi diye bir şey olmasaydı, sindirim sistemimize giren havadan haberimiz bile olmazdı. Midemizde bir rahatsızlık hissetsek bile bu havayı itmemiz için hıçkırık benzeri bir işlem gerçekleştirmemiz gerektiğini bilmez, bilsek bile bunu gerçekleştiremezdik. Kendi irademizle bunu yapmaya çalışırken rahatsızlığımız daha da artardı. Oysa hiç bunlara gerek olmadan Yüce Allah’ın ilhamıyla vücudumuzda gerçekleşen bu refleks sonucu gerçekleşme ihtimali olan rahatsızlıklara karşı önlem alınmıştır. Hiç şüphesiz böyle bir sistemin evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfen meydana gelmesi gibi saçma bir şey söz konusu değildir. İnsan bedenindeki her detay, Yüce Rabbimiz’in kusursuz yaratma sanatının tecellilerindendir.
Vücudumuzdan Gelen Dinlenme Emri: Ateş Yükselmesi
Neden Ateşimiz Yükselir?
Ateşimizin yükselmesi, insan bedeninde hastalıklarla savaşma belirtisidir. Bu sayede kişi dinlenmeye zorlanır. Böylece vücudun mikroplarla savaşmak için ihtiyacı olan enerji, yürümek, gezmek, çalışmak vs. gibi işlerle harcanmamış olur. Dolayısıyla ateş yükselmesi, hastalığın sebep olduğu bir yan etki değil, insanı dinlenmeye zorlamak için yaratılmış özel bir güvenlik önlemidir.
Ateşimiz Nasıl Yükselir?
Ateşimizin yükselmesi, beynin “ateş merkezi” tarafından sağlanır. Beynin ateş merkezi de “IL-1” isimli bir madde tarafından harekete geçirilir. Ateş tehlikeli boyutlara ulaştığında vücudumuzda salgılanan kortizol hormonunun mucizevi bir etkisi ortaya çıkar. Kortizol hormonu farklı etkilerinin yanı sıra tehlikeli ateşin durması için de yaratılmıştır. İnsanın yüksek ateşten ölme tehlikesi ile karşılaştığı durumlarda kortizol devreye girer ve ateş merkezini aktive eden IL-1 maddesinin üretimini durdurarak ateşi düşürür.
Ateş Yükselmesinin İnsan Bedeni Üzerindeki Etkisi
Ateş yükselmesi, mikrobik hastalıkların ilerleyerek vücudun hasar görmesini engelleyen bir mekanizmadır. Yüksek vücut sıcaklığında bakterilerin çoğalmasını sağlayan demir, çinko ve bakır miktarları azalır. Ayrıca hücrenin sindirim organeli olan lizozomlar kolay bölünür. Lizozomlardan açığa çıkan parçalayıcı enzimler, hücreleri içindeki virüslerle birlikte öldürür. Yüksek vücut sıcaklığı, savunma hücreleri olan lenfositlerin de çoğalmasını sağlar. Aynı zamanda virüsleri öldüren interferon üretimi de artar.
Bir an durup düşündüğümüz takdirde vücudun kendini dinlenmeye alması ve enerji saklamak için bu yöntemi kullanmasının ne kadar detaylı bir sistemin sonucunda gerçekleştiğini anlayabiliriz. Kuşkusuz Yüce Allah vücudumuzdaki tüm sistemleri birbiriyle uyum içinde, tam ihtiyaca yönelik ve kusursuz olarak yaratmıştır. İnsan vücudundaki her hücrenin üzerinde tecelli eden akıl ve şuur, kendilerini yoktan var eden Allah'ın sonsuz ilmini yansıtmaktadır.
İnsan Bedeninin Kendini “Beklemeye Alma” Yöntemi: Bayılma
Neden Bayılırız?
Kalp atışlarının, soluk alma hareketlerinin gerçekten veya görünüşte durmasıyla meydana gelen geçici bilinç kaybına “bayılma” adı verilir.
Bayılmak da tıpkı diğer refleksler gibi istem dışı gerçekleşen bir bilinç kaybıdır. Vücudun direnemeyecek duruma geldiğinde enerjiyi sağlamak, üstesinden gelemeyecek bir acı hissinden korumak veya beyne daha fazla kan gitmesi amacıyla gerçekleşir. Bu işlem bir nevi bilgisayarlarda kullanılan “beklemeye almak” işlemini de andırır. Bayılma, aynı zamanda vücuttaki başka problemlerin de habercisi olabilir.
Sinir sistemi aşırı duyarlı olan kişilerde de bayılmalara çok sık rastlanır. Aşırı heyecan, korku, stres, güneş çarpması, kötü kokular, diş çekilmesi, kan görmek, çok keskin bir sancı, ağrı gibi durumlar bayılmaya neden olabilir.
Nasıl Bayılırız?
İnsan bayılmadan önce başı döner ve gözleri kararır. Çoğunlukla da kulakları çınlar. Bunun sonucu olarak yüz sararır, nabız duyulmayacak kadar yavaş atmaya başlar. Eller soğur, dudakların ve yüzün rengi solar. Alın ve yüz soğuk şekilde terlemeye başlar. En sonundaysa kişi kendini kaybeder ve bayılır.
Bayılmanın İnsan Bedenindeki Etkisi
Bayılan bir kişi, birkaç dakika içinde yavaş yavaş ayılır ve kendine gelir. Önce yüzünün rengi yerine gelir, kalp vuruşları netleşir ve nabız duyulmaya başlar. Kişi derin bir uykudan uyanmış gibi bilincine kavuşur.
Yüce Allah Kusursuzca Var Edendir
Vücudumuzu incelediğimizde istem dışı işleyen organlara ait, kendi kendini koruyan, iyileştiren ve hiç şaşmadan işleyen hayranlık uyandıran sistemlerle karşılaşırız. Çeşitli yöntemler geliştirmek, anlaşmak, plan yapmak ve bu planlar doğrultusunda mükemmel bir organizasyon ile hareket etmek gibi vasıfların savunma hücrelerinden veya organlardan beklenemeyeceği açıktır. Bir insan topluluğu dahi, böylesine kusursuz bir biçimde organize olarak hareket edip yapacaklarını aksatmadan, unutmadan, şaşırmadan, karmaşa çıkarmadan yerine getiremez. Tüm sistemleri kusursuz şekilde rahmetiyle kontrol eden Yüce Allah, kullarını mükemmel bir düzen içinde yaratmıştır. Öğrendiğimiz her bilgi, bize Allah'ın yüceliğini ve üstün kudretini kanıtlayan yaratılış delillerindendir. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz'in yaratma sanatı şöyle bildirilmiştir:
"Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı..." (Mümin Suresi, 64)
Burun, solunum işleminin başladığı yerdir. Buraya yerleşecek ve hava girişini engelleyebilecek veya rahatsızlık verebilecek maddeler hapşırma refleksiyle temizlenmektedir.
Bu refleks tamamen kişinin isteği dışında ve ani gerçekleşir. Biz farkında bile değilken, Yüce Allah’ın ilhamıyla bedenimiz her saniye korunmakta ve kendini düşmanlara karşı bir ordu gibi savunmaktadır.
Bronzlaşma, Aslında Vücudun Bir Savunma Mekanizmasıdır
Bronzlaşma, cildimizin 'derma' isimli tabakasındaki renk hücrelerinin kimyasal bir tepkimesidir. Bu hücreler, güneş ışığının içindeki UV ışınlarına maruz kaldıklarında hemen 'melanin' denilen koyu renk maddelerinin miktarını artırır. Melanin, epiderm adı verilen üst derinin üst tabakasında üretilen koyu renkli saç ve deri pigmentleridir. Bu renk taneciklerini üreten özelleşmiş hücrelere ise melanosit adı verilir. Melanositler, sahip oldukları uzantılar sayesinde üst derinin daha yukarı kısımlarına melanin (renk taneciklerini) taşırlar. Güneş bu hücrelerin üretimini uyarır. Önce ciltte kalınlaşma olur, daha sonra deri kendini korumak için daha fazla renk maddesi üretir ve koyulaşmaya başlar. Yani melanin pigmenti UV ışınlarının derinin dış kısmından daha iç tabakalara süzülmesini engelleyerek deriye doğal bir güneş koruması sağlar.
Hapşırığın tutulmaya çalışılması, doktorlar tarafından neden tavsiye edilmez?
Hapşırırken gözlerimizi açık tutmak, neden mümkün değildir?
Çoğu zaman öyle düşünülse de ateşlenmek, hastalıkların bir yan etkisi değildir. Peki niçin hastalandığımız zaman ateşleniriz?
Hıçkırmak sindirim sistemimize nasıl yardımcı olur?
İnsan vücudunda her detayı planlanmış ve çok hassas dengeler üzerine oturtulmuş bir sistem vardır. Biz farkında olmadan her saniye vücudumuzda milyonlarca işlem gerçekleşir, reaksiyonlar meydana gelir, hücreler ölür yerine yenileri yaratılır. Vücudumuzdaki bu hareketlilik, biz uyurken bile devam eder. Vücudu, içinde bulunduğu olağandışı durumdan korumak için devreye giren reaksiyonlardan biri de özel savunma mekanizmalarıdır.
Vücudumuzdaki her organın, her hücrenin, her sistemin belli bir görevi vardır. Bu sistemde en ufak bir aksama olduğunda düzen bozulur. Bu nedenle insan farkında olsa da olmasa da bu özel savunma mekanizmaları acil durumlarda tıpkı bir ordu gibi insan vücudunu korurlar. "Savunma sistemi" olarak bilinen bu mekanizma, dünyanın en disiplinli, en kompleks ve en başarılı ordusudur. Piyadelerden, ağır zırhlılardan, istihbarat birimlerinden oluşan ve hatta düşmanları fişleyen bir "bilgi işlem" merkezi bulunan savunma sistemi, yaşamımız boyunca mikroplarla savaşır, vücuttaki aksamaları onarır.
Bu durumda insan bedeni bir anlamda "kuşatılmış bir kale" konumundadır. Kuşkusuz etrafı sayısız düşmanla sarılmış bir kalenin korunması da eksiksiz ve planlı olmalıdır. İnsan, ihtiyacı olan bu mükemmel korumayla beraber yaratılmıştır, yani söz konusu düşmanlara karşı savunmasız değildir.
Her insan, vücudu içindeki sistemlerde var olan düzeni, her noktada sergilenen üstün yaratılışı gördüğünde; benzeri olmayan bir güç sahibinin ve üstün bir aklın bedenini yarattığını açıkça görecektir. Her biri Yüce Allah'ın yaratışının delilidir. Bu gerçeği Allah, Kuran' da şöyle bildirmiştir:
“Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir”. (En'am Suresi, 102)
Vücudumuzdaki Muazzam Savunma Yöntemlerinden Örnekler
Vücudumuzda acil ihtiyaçlara göre devreye giren özel savunma yöntemleri, bunları öğrenen her insanı hayrete düşürecek niteliktedir. Her aşaması titiz bir plan dahilinde işleyen özel savunma mekanizmalarından bazıları şunlardır:
Nefes Yollarını Temizleyen Doğal Koruma Yöntemi: Hapşırma
İnsan Neden Hapşırır?
Hapşırma, burun mukozasında bulunan ve insana rahatsızlık verebilecek bir maddenin dışarı atılması ihtiyacı nedeniyle meydana gelen bir reflekstir. Hapşırarak burundan şiddetli bir hava çıkarılmış olur, böylece nefes yolu temizlenmiş olur.
İnsan Nasıl Hapşırır?
Burun mukozasında rahatsızlık veren madde, buradaki sinirleri uyarır. Beyne iletilen mesaj sayesinde, beyindeki refleks merkezleri tarafından hapşırma emri verilir.
Hapşırmanın İnsan Bedenindeki Etkisi
Hapşırma sırasında yüzdeki, göğüsteki ve karındaki kasların büyük bir bölümü kasılır. Bu kasılmalar da bir uyum içerisinde gerçekleşir. Beyin ve omurilik tarafından gerçekleştirilen bu paralellik sayesinde kişinin hapşırmayı durdurması pek mümkün olmaz. Zaten insan vücudunda meydana getireceği basınç kılcal damar zedelenmesine yol açabileceği için, hapşırmanın tutulmaya çalışması doktorlar tarafından önerilmez.
Hapşırma işleminden sorumlu olan sinirler, aynı zamanda gözün dış yüzeyinde bulunan kornea ile de bağlantılıdır. Bu sebeple, hapşırdığımız zaman gözlerimiz de yaşarır ve gözleri açık tutmak mümkün olmaz.
Sindirim Sistemine Kaçan Havayı Boşaltma Yöntemi: Hıçkırık
Neden Hıçkırırız?
Yemek yerken veya su içerken yutkunma sırasında kimi zaman mideye biraz hava da alınır. Hıçkırma, yiyeceğin üzerine yapışarak sindirim sistemine giren bu havayı atmak için sindirim sisteminin gösterdiği bir reaksiyondur.
Nasıl Hıçkırırız?
Havayı yuttuğumuz anda diyafram hemen büzüşür ve çok ani, hızlı nefes almayı sağlar. Bu sırada boğazımızın üst tarafında, ses tellerinin bulunduğu kısımda bir kapanma meydana gelir ve buradan geçen hava bir anlığına bloke edilir. Bu da boğazımızdan bir ses çıkmasına neden olur.
Mide ve diyaframın ilişkisi ise bu iki organın sinirlerinin birbirine çok yakın hatta iç içe geçmiş olması sebebiyledir. Bu nedenle genellikle insan yemek yedikten veya su içtikten sonra hıçkırır. Sindirim işlemi bittikten sonra ise hıçkırık olmaz.
Hıçkırmanın İnsan Bedenindeki Etkisi
Eğer vücudumuzda hıçkırık refleksi diye bir şey olmasaydı, sindirim sistemimize giren havadan haberimiz bile olmazdı. Midemizde bir rahatsızlık hissetsek bile bu havayı itmemiz için hıçkırık benzeri bir işlem gerçekleştirmemiz gerektiğini bilmez, bilsek bile bunu gerçekleştiremezdik. Kendi irademizle bunu yapmaya çalışırken rahatsızlığımız daha da artardı. Oysa hiç bunlara gerek olmadan Yüce Allah’ın ilhamıyla vücudumuzda gerçekleşen bu refleks sonucu gerçekleşme ihtimali olan rahatsızlıklara karşı önlem alınmıştır. Hiç şüphesiz böyle bir sistemin evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfen meydana gelmesi gibi saçma bir şey söz konusu değildir. İnsan bedenindeki her detay, Yüce Rabbimiz’in kusursuz yaratma sanatının tecellilerindendir.
Vücudumuzdan Gelen Dinlenme Emri: Ateş Yükselmesi
Neden Ateşimiz Yükselir?
Ateşimizin yükselmesi, insan bedeninde hastalıklarla savaşma belirtisidir. Bu sayede kişi dinlenmeye zorlanır. Böylece vücudun mikroplarla savaşmak için ihtiyacı olan enerji, yürümek, gezmek, çalışmak vs. gibi işlerle harcanmamış olur. Dolayısıyla ateş yükselmesi, hastalığın sebep olduğu bir yan etki değil, insanı dinlenmeye zorlamak için yaratılmış özel bir güvenlik önlemidir.
Ateşimiz Nasıl Yükselir?
Ateşimizin yükselmesi, beynin “ateş merkezi” tarafından sağlanır. Beynin ateş merkezi de “IL-1” isimli bir madde tarafından harekete geçirilir. Ateş tehlikeli boyutlara ulaştığında vücudumuzda salgılanan kortizol hormonunun mucizevi bir etkisi ortaya çıkar. Kortizol hormonu farklı etkilerinin yanı sıra tehlikeli ateşin durması için de yaratılmıştır. İnsanın yüksek ateşten ölme tehlikesi ile karşılaştığı durumlarda kortizol devreye girer ve ateş merkezini aktive eden IL-1 maddesinin üretimini durdurarak ateşi düşürür.
Ateş Yükselmesinin İnsan Bedeni Üzerindeki Etkisi
Ateş yükselmesi, mikrobik hastalıkların ilerleyerek vücudun hasar görmesini engelleyen bir mekanizmadır. Yüksek vücut sıcaklığında bakterilerin çoğalmasını sağlayan demir, çinko ve bakır miktarları azalır. Ayrıca hücrenin sindirim organeli olan lizozomlar kolay bölünür. Lizozomlardan açığa çıkan parçalayıcı enzimler, hücreleri içindeki virüslerle birlikte öldürür. Yüksek vücut sıcaklığı, savunma hücreleri olan lenfositlerin de çoğalmasını sağlar. Aynı zamanda virüsleri öldüren interferon üretimi de artar.
Bir an durup düşündüğümüz takdirde vücudun kendini dinlenmeye alması ve enerji saklamak için bu yöntemi kullanmasının ne kadar detaylı bir sistemin sonucunda gerçekleştiğini anlayabiliriz. Kuşkusuz Yüce Allah vücudumuzdaki tüm sistemleri birbiriyle uyum içinde, tam ihtiyaca yönelik ve kusursuz olarak yaratmıştır. İnsan vücudundaki her hücrenin üzerinde tecelli eden akıl ve şuur, kendilerini yoktan var eden Allah'ın sonsuz ilmini yansıtmaktadır.
İnsan Bedeninin Kendini “Beklemeye Alma” Yöntemi: Bayılma
Neden Bayılırız?
Kalp atışlarının, soluk alma hareketlerinin gerçekten veya görünüşte durmasıyla meydana gelen geçici bilinç kaybına “bayılma” adı verilir.
Bayılmak da tıpkı diğer refleksler gibi istem dışı gerçekleşen bir bilinç kaybıdır. Vücudun direnemeyecek duruma geldiğinde enerjiyi sağlamak, üstesinden gelemeyecek bir acı hissinden korumak veya beyne daha fazla kan gitmesi amacıyla gerçekleşir. Bu işlem bir nevi bilgisayarlarda kullanılan “beklemeye almak” işlemini de andırır. Bayılma, aynı zamanda vücuttaki başka problemlerin de habercisi olabilir.
Sinir sistemi aşırı duyarlı olan kişilerde de bayılmalara çok sık rastlanır. Aşırı heyecan, korku, stres, güneş çarpması, kötü kokular, diş çekilmesi, kan görmek, çok keskin bir sancı, ağrı gibi durumlar bayılmaya neden olabilir.
Nasıl Bayılırız?
İnsan bayılmadan önce başı döner ve gözleri kararır. Çoğunlukla da kulakları çınlar. Bunun sonucu olarak yüz sararır, nabız duyulmayacak kadar yavaş atmaya başlar. Eller soğur, dudakların ve yüzün rengi solar. Alın ve yüz soğuk şekilde terlemeye başlar. En sonundaysa kişi kendini kaybeder ve bayılır.
Bayılmanın İnsan Bedenindeki Etkisi
Bayılan bir kişi, birkaç dakika içinde yavaş yavaş ayılır ve kendine gelir. Önce yüzünün rengi yerine gelir, kalp vuruşları netleşir ve nabız duyulmaya başlar. Kişi derin bir uykudan uyanmış gibi bilincine kavuşur.
Yüce Allah Kusursuzca Var Edendir
Vücudumuzu incelediğimizde istem dışı işleyen organlara ait, kendi kendini koruyan, iyileştiren ve hiç şaşmadan işleyen hayranlık uyandıran sistemlerle karşılaşırız. Çeşitli yöntemler geliştirmek, anlaşmak, plan yapmak ve bu planlar doğrultusunda mükemmel bir organizasyon ile hareket etmek gibi vasıfların savunma hücrelerinden veya organlardan beklenemeyeceği açıktır. Bir insan topluluğu dahi, böylesine kusursuz bir biçimde organize olarak hareket edip yapacaklarını aksatmadan, unutmadan, şaşırmadan, karmaşa çıkarmadan yerine getiremez. Tüm sistemleri kusursuz şekilde rahmetiyle kontrol eden Yüce Allah, kullarını mükemmel bir düzen içinde yaratmıştır. Öğrendiğimiz her bilgi, bize Allah'ın yüceliğini ve üstün kudretini kanıtlayan yaratılış delillerindendir. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz'in yaratma sanatı şöyle bildirilmiştir:
"Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı..." (Mümin Suresi, 64)
Burun, solunum işleminin başladığı yerdir. Buraya yerleşecek ve hava girişini engelleyebilecek veya rahatsızlık verebilecek maddeler hapşırma refleksiyle temizlenmektedir.
Bu refleks tamamen kişinin isteği dışında ve ani gerçekleşir. Biz farkında bile değilken, Yüce Allah’ın ilhamıyla bedenimiz her saniye korunmakta ve kendini düşmanlara karşı bir ordu gibi savunmaktadır.
Bronzlaşma, Aslında Vücudun Bir Savunma Mekanizmasıdır
Bronzlaşma, cildimizin 'derma' isimli tabakasındaki renk hücrelerinin kimyasal bir tepkimesidir. Bu hücreler, güneş ışığının içindeki UV ışınlarına maruz kaldıklarında hemen 'melanin' denilen koyu renk maddelerinin miktarını artırır. Melanin, epiderm adı verilen üst derinin üst tabakasında üretilen koyu renkli saç ve deri pigmentleridir. Bu renk taneciklerini üreten özelleşmiş hücrelere ise melanosit adı verilir. Melanositler, sahip oldukları uzantılar sayesinde üst derinin daha yukarı kısımlarına melanin (renk taneciklerini) taşırlar. Güneş bu hücrelerin üretimini uyarır. Önce ciltte kalınlaşma olur, daha sonra deri kendini korumak için daha fazla renk maddesi üretir ve koyulaşmaya başlar. Yani melanin pigmenti UV ışınlarının derinin dış kısmından daha iç tabakalara süzülmesini engelleyerek deriye doğal bir güneş koruması sağlar.
Yaprakların Dizilişindeki Gizli Simetri
“... Şüphesiz, Allah herşeyin hesabını tam olarak yapandır.” (Nisa Suresi, 86)
Çevremizdeki bitkilere ve ağaçlara baktığımızda dalların pek çok yaprakla kaplı olduğunu görürüz. İlk bakışta dalların ve üzerindeki yaprakların bitkinin bünyesinde rastgele ve dağınık bir şekilde dizilmiş olduklarını düşünebilirsiniz. Oysa tüm bitki ve ağaçlardaki dalların ve yaprakların nereden çıkacağı, hangi açı ile eğilip bükülecekleri ve yaprakların dallar etrafındaki dizilişleri sabit bir matematiksel kurala göre belirlenmiştir. Bitkilerdeki bu matematiksel düzeni yakından incelediğimizde ise insanı hayrete düşüren etkileyici bir geometrik planla karşılaşırız.
Bitkiler ilk yaratıldıkları günden beri aynı matematik kurallarına harfi harfine uyarlar. Hiçbir yaprak veya hiçbir çiçek tesadüfen ortaya çıkmaz. Bir ağaçta kaç dal olacağı, dalların nereden çıkacağı, bir dal üzerinde kaç yaprak olacağı ve bu yaprakların hangi düzenlemeyle yerleşeceği önceden bellidir. Ayrıca her bitkinin kendine özgü dallanma ve yaprak diziliş kuralları vardır.
Bilim adamları bitkileri sadece bu dizilişlerine göre tanımlayıp sınıflandırabilmektedirler.
Olağanüstü olan ise, örneğin Çin’deki bir kavak ağacı ile İngiltere’deki bir kavak ağacının aynı ölçü ve kurallardan adeta haberdar olmaları, aynı oranları uygulamalarıdır. Her bitkiyi kendine özgü matematiksel hesaplarla en estetik şekilde yaratan, tüm bu estetiğin ve kusursuz hesaplamalardan oluşan sistemin sahibi, sonsuz ilim sahibi olan Allah’tır. Kuran’da da bildirildiği gibi;
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.” (Furkan Suresi, 2)
Yapraklardaki Matematiksel Uyum: Phyllotaxy
Bitkilerdeki yaprak düzeni günümüzde en ince ayrıntısıyla ortaya konmuş, hatta bu konu botanikte özel bir araştırma dalı haline gelmiştir. Her bitki türüne göre farklılık gösteren yaprak diziliş sistemi botanikte “phyllotaxy” adı altında incelenmektedir. Yapılan araştırmalara göre her bitkinin ve her ağacın kendine özgü yaprak diziliş oranları vardır ve dünyanın neresine giderseniz gidin aynı türde bir ağacın ya da bir bitkinin üzerindeki yaprakların dizilim oranı değişmemektedir. Botanikte “yaprak diverjansı” olarak da adlandırılan bu oranlara göre, her bitkide yaprakların gövde ya da dal etrafındaki dizilişleri belirli bir sayısal düzene göre belirlenmiştir.
Oran Nasıl Hesaplanıyor?
Oran hesabını şöyle açıklayabiliriz: Bir yapraktan başlayıp, gövde ya da dal etrafında dönerek aynı hizadaki diğer yaprağa rastlayıncaya kadar yapmamız gereken tur sayısını A, ve bu turlar arasında karşılaştığımız yaprak sayısını B ile gösterirsek, “yaprak diverjansı” olarak adlandırılan oran B/A olacaktır.
Tüm ağaç ve bitki türlerindeki yapraklar hiç değişmeden bu orana göre dizilmektedir. Bitkilerin gövdesinde eşit açılı bir sarmal meydana getiren ve her bitki türüne göre farklılık gösteren “yaprak diverjans” oranlarının pay ve paydaları ise daima altın oranı veren Fibonacci sayılarından oluşmaktadır.
Bazı ağaçlardaki yaprak dizilim oranlarını şöyle sıralayabiliriz:
Yapraklar;
Karaağaç ve ıhlamur gibi ağaçlarda 1/2,
Kayın, fındık ve böğürtlen gibi ağaçlarda 1/3,
Meşe, kiraz ve elma gibi meyve ağaçlarında 2/5,
Gül, kavak, söğüt ve armut gibi ağaçlarda 3/8,
Badem ağacında ise 5/13
oranına göre dizilmektedir. Şüphesiz ki burada çok etkileyici bir geometrik plan ve matematiksel bir hesap söz konusudur. Dünya üzerinde her nereye giderseniz gidin örnek verdiğimiz ağaçlardaki bu oran, hiçbir şekilde değişmeyecektir.
Yapraklardaki Simetrinin Önemi
Yapraklar Fibonacci sayılarına göre dizildiği için;
Bitki üzerindeki hiçbir yaprak diğerini gölgelemediğinden, tüm yapraklar güneş ışığından ve havadan eşit olarak faydalanabilmektedirler.
Her yaprak maksimum oranda yağmur suyunu yakalayabilmekte ve bu nedenle de yapraklardan gelen su gövdeden aşağı doğru akarak köke kadar gelebilmektedir.
Dolayısıyla bitkinin kökü de yağmurlu bir havada yaprakların bu özel dizilimi sayesinde yağmur suyundan maksimum oranda faydalanmış olmaktadır. Döneminin ünlü ressam ve bilim adamlarından biri olan Leonardo da Vinci de bitki yapraklarındaki bu özel dizilimi keşfetmiş ve bunun bitkiye sağladığı “avantajları” şöyle açıklamıştır:
“Yaprak, her zaman üst tarafını gökyüzüne doğru döndürür. Bu sayede tüm yüzeyi ile havadaki çiği daha iyi bir şekilde alabilmektedir. Yapraklar, bitkiler üzerinde öyle bir şekilde dizilmişlerdir ki, bir yaprak diğerini mümkün olan en az oranda örtmektedir. Yaprakların bu sırası havanın ve Güneş’in yapraklara girebilmesi için gerekli açıklığı sağlar. Bu dizilim sayesinde birinci yapraktan dördüncü yaprağa düşen damla aynı şekilde altıncı yaprağa da düşebilmektedir.”
Yapraklardaki Altın Oran Yüce Allah’ın Kontrolündedir
Açıktır ki, yeryüzünde bulunan her bitki türünün kendine özgü bir yaprak dizilim oranı olmasaydı, yani her bitkinin yaprakları gelişigüzel ve dağınık bir şekilde dallar üzerine serpiştirilseydi, yapraklar yeterli oranda güneş ışığından, havadan ve yağmur suyundan faydalanamayacaktı. Buna bağlı olarak bitkinin büyüme dengesi bozulacak ve besin elde edebilmesi çok zorlaşacaktı.
Tüm bu gerçekler de göstermektedir ki; yaprakların dallar üzerinde altın oranı veren Fibonacci sayılarına göre dizilmeleri ve bu oranın bitkilere kazandırdığı hayati fonksiyonlar, sadece kusursuz bir yaratılışla açıklanabilir. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar eksiksiz bir şekilde yaratan Rabbimiz yaprakların fonksiyonlarıyla, yaprakların dal üstündeki konumlarını altın oranla birbirine bağlamıştır. Bir Kuran ayetinde her şeyin Allah’ın bilgisi dahilinde gerçekleştiği ve O’nun kontrolünde olduğu şöyle bildirilmektedir:
“Gaybın anahtarları O’nun Katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptadır.” (Enam Suresi, 59)
Fibonacci Dizisi Nedir?
Özel bir sayı dizisi olan “Fibonacci Dizisi”, ilk defa 13. yy’da yaşamış olan ünlü İtalyan matematikçi Fibonacci tarafından keşfedildiği için bu adı almıştır. Bu sayı dizisi 0 ve 1 rakamlarıyla başlar ve her rakam kendisinden önceki iki rakamın toplamı olacak şekilde devam eder. (0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55...) Diziyi oluşturan sayıları birbirlerine oranladığımızda daima altın oranın sayısal değeri (1,618) elde edilmektedir. Bu sayı dizisi, günümüzde pek çok bilim adamı tarafında da kabul edildiği gibi, doğadaki yaratılışın matematiksel “şifresidir” ve doğadaki pek çok geometrik şekilde bu sayı dizisinin ardışık olan terimlerine rastlanmaktadır.
Aynı türe ait her ağacın altın orandan haberdar olup, kendi cinsi için belirlenmiş orana uyması büyük bir mucizedir. Örneğin bir muz ağacı bu oranı nereden bilir ve bu orana nasıl uyabilir? Bu hesaba göre, her muz ağacının çevresinde bir yapraktan başlayıp 8 kere tur attığınızda, aynı hizadaki diğer yaprağa rastlayacaksınız. Ve bu turlar arasında 3 yaprakla karşılaşacaksınız. Güney Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar nereye giderseniz gidin, bu oran şaşmayacaktır. Sadece böyle bir yaprak diziliş oranının olması dahi canlıların tesadüfen oluşmadıklarını, kusursuz ve son derece kompleks bir oran, hesap ve sistemle yaratıldıklarını gösteren önemli delillerden yalnızca biridir. Canlıların genetik yapılarına böyle bir oranı kodlayan, onları bu bilgi ve özellikle yaratan üstün bir ilim ve akıl sahibi olan Allah’tır.
Çevremizdeki bitkilere ve ağaçlara baktığımızda dalların pek çok yaprakla kaplı olduğunu görürüz. İlk bakışta dalların ve üzerindeki yaprakların bitkinin bünyesinde rastgele ve dağınık bir şekilde dizilmiş olduklarını düşünebilirsiniz. Oysa tüm bitki ve ağaçlardaki dalların ve yaprakların nereden çıkacağı, hangi açı ile eğilip bükülecekleri ve yaprakların dallar etrafındaki dizilişleri sabit bir matematiksel kurala göre belirlenmiştir. Bitkilerdeki bu matematiksel düzeni yakından incelediğimizde ise insanı hayrete düşüren etkileyici bir geometrik planla karşılaşırız.
Bitkiler ilk yaratıldıkları günden beri aynı matematik kurallarına harfi harfine uyarlar. Hiçbir yaprak veya hiçbir çiçek tesadüfen ortaya çıkmaz. Bir ağaçta kaç dal olacağı, dalların nereden çıkacağı, bir dal üzerinde kaç yaprak olacağı ve bu yaprakların hangi düzenlemeyle yerleşeceği önceden bellidir. Ayrıca her bitkinin kendine özgü dallanma ve yaprak diziliş kuralları vardır.
Bilim adamları bitkileri sadece bu dizilişlerine göre tanımlayıp sınıflandırabilmektedirler.
Olağanüstü olan ise, örneğin Çin’deki bir kavak ağacı ile İngiltere’deki bir kavak ağacının aynı ölçü ve kurallardan adeta haberdar olmaları, aynı oranları uygulamalarıdır. Her bitkiyi kendine özgü matematiksel hesaplarla en estetik şekilde yaratan, tüm bu estetiğin ve kusursuz hesaplamalardan oluşan sistemin sahibi, sonsuz ilim sahibi olan Allah’tır. Kuran’da da bildirildiği gibi;
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.” (Furkan Suresi, 2)
Yapraklardaki Matematiksel Uyum: Phyllotaxy
Bitkilerdeki yaprak düzeni günümüzde en ince ayrıntısıyla ortaya konmuş, hatta bu konu botanikte özel bir araştırma dalı haline gelmiştir. Her bitki türüne göre farklılık gösteren yaprak diziliş sistemi botanikte “phyllotaxy” adı altında incelenmektedir. Yapılan araştırmalara göre her bitkinin ve her ağacın kendine özgü yaprak diziliş oranları vardır ve dünyanın neresine giderseniz gidin aynı türde bir ağacın ya da bir bitkinin üzerindeki yaprakların dizilim oranı değişmemektedir. Botanikte “yaprak diverjansı” olarak da adlandırılan bu oranlara göre, her bitkide yaprakların gövde ya da dal etrafındaki dizilişleri belirli bir sayısal düzene göre belirlenmiştir.
Oran Nasıl Hesaplanıyor?
Oran hesabını şöyle açıklayabiliriz: Bir yapraktan başlayıp, gövde ya da dal etrafında dönerek aynı hizadaki diğer yaprağa rastlayıncaya kadar yapmamız gereken tur sayısını A, ve bu turlar arasında karşılaştığımız yaprak sayısını B ile gösterirsek, “yaprak diverjansı” olarak adlandırılan oran B/A olacaktır.
Tüm ağaç ve bitki türlerindeki yapraklar hiç değişmeden bu orana göre dizilmektedir. Bitkilerin gövdesinde eşit açılı bir sarmal meydana getiren ve her bitki türüne göre farklılık gösteren “yaprak diverjans” oranlarının pay ve paydaları ise daima altın oranı veren Fibonacci sayılarından oluşmaktadır.
Bazı ağaçlardaki yaprak dizilim oranlarını şöyle sıralayabiliriz:
Yapraklar;
Karaağaç ve ıhlamur gibi ağaçlarda 1/2,
Kayın, fındık ve böğürtlen gibi ağaçlarda 1/3,
Meşe, kiraz ve elma gibi meyve ağaçlarında 2/5,
Gül, kavak, söğüt ve armut gibi ağaçlarda 3/8,
Badem ağacında ise 5/13
oranına göre dizilmektedir. Şüphesiz ki burada çok etkileyici bir geometrik plan ve matematiksel bir hesap söz konusudur. Dünya üzerinde her nereye giderseniz gidin örnek verdiğimiz ağaçlardaki bu oran, hiçbir şekilde değişmeyecektir.
Yapraklardaki Simetrinin Önemi
Yapraklar Fibonacci sayılarına göre dizildiği için;
Bitki üzerindeki hiçbir yaprak diğerini gölgelemediğinden, tüm yapraklar güneş ışığından ve havadan eşit olarak faydalanabilmektedirler.
Her yaprak maksimum oranda yağmur suyunu yakalayabilmekte ve bu nedenle de yapraklardan gelen su gövdeden aşağı doğru akarak köke kadar gelebilmektedir.
Dolayısıyla bitkinin kökü de yağmurlu bir havada yaprakların bu özel dizilimi sayesinde yağmur suyundan maksimum oranda faydalanmış olmaktadır. Döneminin ünlü ressam ve bilim adamlarından biri olan Leonardo da Vinci de bitki yapraklarındaki bu özel dizilimi keşfetmiş ve bunun bitkiye sağladığı “avantajları” şöyle açıklamıştır:
“Yaprak, her zaman üst tarafını gökyüzüne doğru döndürür. Bu sayede tüm yüzeyi ile havadaki çiği daha iyi bir şekilde alabilmektedir. Yapraklar, bitkiler üzerinde öyle bir şekilde dizilmişlerdir ki, bir yaprak diğerini mümkün olan en az oranda örtmektedir. Yaprakların bu sırası havanın ve Güneş’in yapraklara girebilmesi için gerekli açıklığı sağlar. Bu dizilim sayesinde birinci yapraktan dördüncü yaprağa düşen damla aynı şekilde altıncı yaprağa da düşebilmektedir.”
Yapraklardaki Altın Oran Yüce Allah’ın Kontrolündedir
Açıktır ki, yeryüzünde bulunan her bitki türünün kendine özgü bir yaprak dizilim oranı olmasaydı, yani her bitkinin yaprakları gelişigüzel ve dağınık bir şekilde dallar üzerine serpiştirilseydi, yapraklar yeterli oranda güneş ışığından, havadan ve yağmur suyundan faydalanamayacaktı. Buna bağlı olarak bitkinin büyüme dengesi bozulacak ve besin elde edebilmesi çok zorlaşacaktı.
Tüm bu gerçekler de göstermektedir ki; yaprakların dallar üzerinde altın oranı veren Fibonacci sayılarına göre dizilmeleri ve bu oranın bitkilere kazandırdığı hayati fonksiyonlar, sadece kusursuz bir yaratılışla açıklanabilir. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar eksiksiz bir şekilde yaratan Rabbimiz yaprakların fonksiyonlarıyla, yaprakların dal üstündeki konumlarını altın oranla birbirine bağlamıştır. Bir Kuran ayetinde her şeyin Allah’ın bilgisi dahilinde gerçekleştiği ve O’nun kontrolünde olduğu şöyle bildirilmektedir:
“Gaybın anahtarları O’nun Katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptadır.” (Enam Suresi, 59)
Fibonacci Dizisi Nedir?
Özel bir sayı dizisi olan “Fibonacci Dizisi”, ilk defa 13. yy’da yaşamış olan ünlü İtalyan matematikçi Fibonacci tarafından keşfedildiği için bu adı almıştır. Bu sayı dizisi 0 ve 1 rakamlarıyla başlar ve her rakam kendisinden önceki iki rakamın toplamı olacak şekilde devam eder. (0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55...) Diziyi oluşturan sayıları birbirlerine oranladığımızda daima altın oranın sayısal değeri (1,618) elde edilmektedir. Bu sayı dizisi, günümüzde pek çok bilim adamı tarafında da kabul edildiği gibi, doğadaki yaratılışın matematiksel “şifresidir” ve doğadaki pek çok geometrik şekilde bu sayı dizisinin ardışık olan terimlerine rastlanmaktadır.
Aynı türe ait her ağacın altın orandan haberdar olup, kendi cinsi için belirlenmiş orana uyması büyük bir mucizedir. Örneğin bir muz ağacı bu oranı nereden bilir ve bu orana nasıl uyabilir? Bu hesaba göre, her muz ağacının çevresinde bir yapraktan başlayıp 8 kere tur attığınızda, aynı hizadaki diğer yaprağa rastlayacaksınız. Ve bu turlar arasında 3 yaprakla karşılaşacaksınız. Güney Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar nereye giderseniz gidin, bu oran şaşmayacaktır. Sadece böyle bir yaprak diziliş oranının olması dahi canlıların tesadüfen oluşmadıklarını, kusursuz ve son derece kompleks bir oran, hesap ve sistemle yaratıldıklarını gösteren önemli delillerden yalnızca biridir. Canlıların genetik yapılarına böyle bir oranı kodlayan, onları bu bilgi ve özellikle yaratan üstün bir ilim ve akıl sahibi olan Allah’tır.
Darwinistlerin Utanç Duydukları İkinci Bir Ardi Vakası: Australopithecus Sediba
Geçtiğimiz günlerde Darwinist yayınlarda birdenbire manşet konusu haline gelen hayali bir ara geçiş fosilinden bahsetmiştik. Hatırlanacağı gibi dünya çapında Darwinist yayınların tümü, henüz canlının ne olduğu açıklanmamış, bulunan parçaları kamuoyuna gösterilmemiş, detayları hakkında hiçbir bilgi verilmemiş bir fosili oldukça detaylı şekilde resmedip yayınlamışlardı. Muhtemelen fosili ortaya çıkarmadan önce yapılacak bir propagandanın heyecan yaratacağını, merak uyandıracağını veya daha inandırıcı olacağını düşünüyorlardı. O zaman bu sahte iddialara verdiğimiz cevapta, söz konusu iddianın açık bir spekülasyon olduğunu, bulgular hakkındaki detaylar açıklandığında, bu açıklamalara karşı da detaylı bir cevabımız olacağını belirtmiştik. Yapılan kapsamlı spekülasyon sonrasında Science dergisinde yayınlanan fosil hakkındaki açıklamaları ve bu konudaki Darwinist iddiaların geçersizliğini aşağıda bulabilirsiniz.
Bu açıklamaları yapmadan önce Darwinizm hakkındaki asıl önemli gerçeği, yani Darwinistlerin tek bir proteinin nasıl oluştuğunu bile açıklayamadıkları gerçeğini tekrar hatırlatmak gerekir. Darwinistlerin TV programlarına çıkıp, gazetelere demeçler verip bir kemik parçası üzerinde spekülasyon yaptıkları her an, öncelikle tek bir protein karşısında açıklamasız kaldıkları hatırlanmalıdır. Daha hayatın başlangıcına bir açıklama yapamadıkları kesin olarak unutulmamalıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bir proteinin oluşması için başka bir proteinin varlığının şart olması, evrim adına yapılan her spekülasyonun sahte olduğunun en büyük delilidir. Evrim henüz hayatın başlangıcında, yaşamın temeli olan en küçük yapı karşısında yerle bir olup yok olmuştur.
Darwinist iddiaların tamamı sahtedir. Bu gerçek, bilimsel delillerle çalışmalarımızda detaylı açıklanmıştır. Yapılan spekülasyonların geçersizliğini bir kere daha göstermek adına bu cevap yazılmaktadır. Fakat asıl olarak Darwinizm tek bir protein karşısında bitmiştir. Sahte Darwinist iddialarla karşı karşıya kalındığında mutlaka öncelikli olarak bu gerçek akılda tutulmalıdır.
Tek Bir Proteini Açıklayamayan Darwinistlerin Australopithecus Sediba Aldatmacaları
Güney Afrika’da Malapa mağarasında 2008 yılında bulunan fosil, iki canlıya ait parçalardan oluşuyordu. Darwinistler bulunan parçaların “tam bir iskelet” oluşturduğunu iddia ettiler. Ne var ki bu fosiller aslında tek bir kafatasından ve iki canlıya ait birkaç tane kemikten ibaretti. Daha açık bir deyişle ortada Darwinistlerin iddia ettiği gibi tam bir iskelet yoktu. Fakat elbette daha önce tek bir serçe parmak fosilinden hayali bir canlının sosyal ortamda kapsamlı rekonstrüksiyonunu yapmaktan çekinmeyen Darwinistler için bulunan kemik miktarı, üzerinde bolca spekülasyon yapmaya yetecek miktardaydı.
Henüz tek bir proteini açıklayamayan Darwinistler, bu yeni fosillerin hayali “atamız” olduğunu iddia ettiler. Ancak bir metreye ulaşan boyları, 420-450 cc büyüklüğündeki beyin hacimleri (insanın 1200-1600 cc’lik beyin hacmine göre bu oran oldukça küçüktür), ağaçlara tırmanmalarını sağlayacak orangutanlarınkinden farksız uzun kolları, kısa bacakları kısaca tüm özellikleriyle tam anlamıyla birer maymun türü oldukları anlaşılan bu iki canlı fosili, bütün bu delillere rağmen her nedense Darwinistler tarafından “dik yürüyen canlılar” olarak ilan edildiler.
Hemen her soyu tükenmiş maymun türü için evrimcilerin ortaya attıkları bu meşhur dik yürüme iddiasının elbette ki bu defa da hiçbir dayanağı yoktur. Konu hakkında tek bir delil bile sunulmamıştır. Fosiller yalnızca bu canlıların birer maymun türü olduğunu ortaya koymaktadır. Yapılmak istenen şey, tıpkı Ardi aldatmacasında olduğu gibi, mükemmel bir şempanzeyi dik yürüyor göstererek insanın sahte evrimine sahte bir ara form oluşturabilmektir. Fakat tıpkı Ardi’de olduğu gibi bu iddia da tamamen delilsizdir, kesin olarak uydurmadır. Dahası yine tıpkı Ardi yaygarasında olduğu gibi Darwinistlerin çoğu bu yaygaradan duydukları utancı açıkça dile getirmektedirler.
Homo habilis Aldatmacasını Her Fırsatta Kullanan Darwinistler
Daha henüz tek bir proteinin bile oluşumunu açıklayamayan Darwinistlerin ünlü bir Homo habilis iddiaları vardır. Darwinistler, genellikle soyu tükenmiş maymun fosillerini alır ve bunları bir anda Homo habilis ilan ederler. Fosille ilgili her şey onun bir maymun türünden başka bir şey olmadığını açıkça gösterirken Darwinistler, ellerinde hazır soyu tükenmiş bir fosil varken bunu kendilerince en iyi şekilde kullanmaya ve spekülasyonlarının bir parçası haline getirmeye çalışırlar. Bunun için de en ikna edici olan yol, “kolları bacakları, kafatası hacmi, büyüklüğü, uzunluğu vs., kısacası fosillerin gösterdiği tüm özellikler onun maymun olduğunu gösteriyor ama bu canlı muhtemelen dik yürüyordu” demektir. İşte bu yolla soyu tükenmiş her maymun fosilinin dik yürüdüğü “farzedilir” ve fosil, Darwinistler tarafından bir anda “Homo habilis”, yani hayali “maymun atamız” haline getirilir.
Neyse ki bu aldatmaca çok önce deşifre edilmiştir ve Darwinistler bu aldatmacaya insanların büyük bir çoğunluğunu artık ikna edememektedirler. Nitekim Darwinistlerin üzerinde spekülasyon yaptıkları maymun fosilleri, her defasında Darwinistlerin kurguladıkları sahte evrim hikayesini ve bunun üzerine yapılan sahte tarihlemeyi tamamen altüst ettiğinden, daima Darwinistler açısından büyük bir sorun teşkil etmiş, sürekli aralarında anlaşmazlık çıkmıştır. Bu konuda Darwinistlerin, Homo habilis türünün bir maymun olarak değerlendirilmesi gerektiğine dair Associated Press internet sitesinde çıkan açıklamalarını da unutmamak gerekir. (Paleoanthropologists Disown Homo habilis from Our Direct Family Tree,
http://www.evolutionnews.org/2007/08/paleoanthropologists_disown_ho.html)
Söz konusu fosilde de aynı durum söz konusudur. Darwinistler, 1.95 milyon ila 1.78 milyon yıllık olduğunu tahmin ettikleri bu fosilleri tarihleri itibariyle bir türlü kendi kurguladıkları hikayelerinde bir yere yerleştirememektedirler. Zaten bu sebeple sürekli hikaye değiştirmektedirler. Oysa ellerindeki bu kemik parçaları, gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türüne aittir. Darwinistler asıl şundan endişelenmelidirler: Şu anda ellerindeki fosiller mükemmel canlılara aittir. Bu mükemmellik Darwinizm’in en büyük çöküş sebeplerinden birisidir. Şimdiye kadar ele geçirilmiş 300 milyon fosilin tamamı mükemmel yapıdaki, kusursuz anatomideki, olağanüstü simetriye sahip canlılardan oluşmaktadır. Demek ki canlılar mutasyonla evrimleşen, birbirinden türeyen, rastgele gelişip rastgele değişen, tesadüfen evrimleşen canlılar değildirler. Fosil kayıtları 150 yıldır Darwinistlere bu gerçeği haber verir. Darwinistlerin, evrim teorisini ortadan kaldıran bu mükemmel fosilleri evrime delil olarak sunmaya çalışmaları olağanüstü derecede şaşırtıcı ve onlar açısından utanç vericidir.
Yeni Autrolapithecus Sediba yaygarası Darwinist bilim adamlarını bile utandırıyor
Eskiden Darwinist yayınlarda “kayıp halka bulundu”, “atamız mikropmuş” gibi haberler çıktığında, Darwinist yayınların bu propagandası amacına ulaşır, hedeflenen aldatıcı mesaj okuyuculara rahatlıkla ulaştırılabilirdi. O zamanlar Darwinistlerin bilimi kullanarak insanları aldattıkları, açıkça yalan söyledikleri, yazılan bu hikayelerin tamamen gerçek dışı olduğu bilinmiyordu. Evrim bir gerçek sanılıyor, okullarda, üniversitelerde ve iş yerlerindeki organize dayatma sebebiyle aldatmacanın gerçek yüzü hiçbir zaman anlaşılamıyordu.
Fakat şimdi durum böyle değil. Bütün bilim dallarının evrimi yalanladığını ortaya çıkaran Harun Yahya eserlerinin etkisiyle Darwinistlerin yaşadıkları büyük hüsran, tüm dünyanın gözlerinin önünde gerçekleşti. Artık eski Darwinist oyunlar şu anda sonuç vermiyor. İşte bu sebeple son dönemlerde Darwinistler tarafından bir “yaygara” yöntemi kullanılıyor. Dikkat edilecek olursa şu ana kadar demagojiyi ve propagandayı deneyen ve başarısız olan evrim savunucuları bu defa da yaygara yöntemi ile gündemde kalmak istiyorlar.
Ida’da hüsranla sonuçlanan, Ardi’de Darwinistlerin rezil olmasına sebep olan bu yaygara metodunun yeni fosilde de etkili olacağını zanneden Darwinistler çok yanıldılar. Çünkü yapılan yaygara, bir yandan Darwinistleri oldukça küçük duruma düşürürken, diğer yandan da kendi saflarındaki bilim adamları tarafından yeriliyor. Artık oyunları öylesine zavallı bir hal aldı ki, Darwinist iddialar Darwinist bilim adamları tarafından eleştiriliyor.
Darwinist bilim adamlarının yeni fosil hakkındaki iddialarının geçersizliğine dair ifadeleri
Soyu tükenmiş mükemmel bir maymun fosilini, fiziksel özellikleri tam tersini göstermesine rağmen “dik yürüdüğünü umuyoruz” diyerek insanın atası ilan eden Darwinistlere en büyük tepki, artık bu mantık dışı yaygaradan utanan Darwinistlerden geldi.
Söz konusu iddiayı duyan tanınmış Darwinist bilim adamı Carl Zimmer, söz konusu iddiaları, Ida hakkındaki aldatmacalara gönderme yaparak, “lütfen, lütfen, yine mi?” şeklindeki yakınmalarla karşıladı.
Zimmer, Slate dergisi internet sitesindeki yazısında, bu haftanın yeni sözde “kayıp halka”sının ilk olarak Telegraph gazetesinde, ardından da hiç vakit geçirmeden diğer haber kanallarında tanıtıldığını belirtiyordu. Zimmer, fosil hakkında hiçbir bilgi verilmemiş olmasına rağmen söz konusu yayınların “sonunda atamız bulundu” şeklindeki haberlerine kinayeli bir üslupla dikkat çekiyordu. Nihayet fosil hakkındaki bilgiler Science dergisinde neredeyse bir hafta sonra yayınlandığında Zimmer’in deyimiyle dünya sonunda ünlü Australopithecus sediba ile buluşmuştu. Zimmer şöyle devam ediyordu: “Bu fosiller pek çok yönden oldukça önemliler, fakat bir şey var ki o da birer kayıp halka olmadıkları.” (Carl Zimmer, Yet Another "Missing Link", Slate, Posted Thursday, April 8, 2010,
http://www.slate.com/id/2250212/pagenum/all/#p2)
New York’daki Stony Brook üniversitesinden Bill Jungers da, söz konusu fosilin Homo habilis tanımlamasıyla ilgisi olmadığını belirterek, bunu bir başka mükemmel maymun olarak tanımlıyordu.
Nature News’daki haberde ise Michael Cherry şunları söylüyordu: “araştırmacıların fosilin insanın evrimindeki ara türleri temsil ettiği ve Australopithecus ve homo türleri arasında durduğu yönündeki önerileri, diğer araştırmacılar tarafından fazla abartılmış bulunarak eleştiriliyor”. (Michael Cherry, Claim over 'human ancestor' sparks furore, Published online 8 April 2010,
http://www.nature.com/news/2010/100408/full/news.2010.171.html)
Fosil üzerinde araştırmayı yapan Lee Berger’in taraftarlarından biri ise şunu ifade ediyordu: “Malapa örnekleri Homo habilis diye bir sınıflandırma olup olmadığı konusundaki tartışmayı yeniden alevlendirecek.” (Michael Cherry, Claim over 'human ancestor' sparks furore, Published online 8 April 2010,
http://www.nature.com/news/2010/100408/full/news.2010.171.html)
Başka bir eleştiri ise söz konusu fosilin, diğer bilinen türler arasındaki varyasyondan başka bir şey olmadığı yönündeydi. Yani Darwinistler de bunun yalnızca bir maymun türü olduğunu açıkça biliyorlardı.
Darwinistler Gerçeği Bildikleri Halde Neden İnsanları Aldatıyorlar?
Darwinistler, söz konusu fosilin yalnızca soyu tükenmiş bir maymun türü olduğunu, bunun sahte evrim ile bir ilgisinin olmadığını elbette gayet iyi biliyorlar. Onların yaptığı şey, insanlara gerçekleri farklı gösterebilmek. Bunu da yalnızca sahteliğini açıkça bildikleri, fakat ideolojik sebeplerle sarıldıkları Darwinizm için yapıyorlar. Oysa artık dikkate almaları gereken bir şey var. Eskiden kendilerine bilim adamı sıfatıyla değer veren ve anlattıklarını gerçekten bilimsel değeri varmış gibi dikkate alan insanlar, şu anda Darwinistlerin bu boş çabasını hayretle karşılıyorlar. Bu kadar çökmüş bir teoriyi neden hala savunmaya çalıştıklarını, neden konferanslar verip, basın açıklamaları yapıp, gazetelere demeçler verip hiç olmamış bir tarihi göz göre göre sanki varmış gibi anlatmaya çalıştıklarını şaşkınlık dolu bir hayretle izliyorlar.
Kariyer sahibi bir bilim adamının, insanların karşısına çıkıp “homo habilis yürümeyi öğrendi”, “atamız mikroptan türedi”, “savanların üzerine uzanıp iki ayaklı olduk” diye açıklamalar yapması gerçekten artık insanlara oldukça gülünç geliyor. Darwinistler en azından bu gerçeği dikkate alarak, ne kadar küçük düştüklerini hemen görerek savundukları bu aldatmacanın ne kadar komik olduğunu anlamalı ve bu sahte gösteriden vazgeçmelidirler. Yeryüzündeki tüm insanlar gibi vicdanen çok açık bildikleri gerçeği, yani her şeyi yaratının Allah olduğu gerçeğini kabul etmek konusunda direnmemelidirler. Çünkü bu direniş, onları dünya hayatında daha da küçük düşürecek, daha da çaresiz bir durumla karşı karşıya bırakacaktır. Bu anlamsız direnişin karşılığı ahirette ise çok daha zorlu olabilir (doğrusunu Allah bilir). İşte bu nedenle Darwinistler, gerçekler kendilerine açıkça gösterilmişken, vicdanları doğruyu çok iyi bilirken, açıkça sahtekarlıktan başka bir şey olmayan bu kayıp halka hikayelerini bir kenara bırakmalı, tek bir protein molekülü karşısında aciz kaldıklarını unutmamalı ve insanları bu sahte hikayelerle aldatmaya son vermelidirler. Ne kadar çaba gösterirlerse göstersinler bu teoriyi savundukları sürece yenileceklerdir, yenilmektedirler. Çünkü bu, Allah’ın vaadidir. Onlar isteseler de istemeseler de bu vaad gerçekleşecektir.
Allah ayetlerinde şöyle buyurur:
Allah'ın dışında, kendileri için göklerden ve yerden hiçbir rızka, hiçbir şeye malik olmayan ve buna güçleri yetmeyen şeylere mi tapıyorlar? Artık Allah'a benzerler aramaya kalkışmayın; çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz. (Nahl Suresi, 73-74)
Bu açıklamaları yapmadan önce Darwinizm hakkındaki asıl önemli gerçeği, yani Darwinistlerin tek bir proteinin nasıl oluştuğunu bile açıklayamadıkları gerçeğini tekrar hatırlatmak gerekir. Darwinistlerin TV programlarına çıkıp, gazetelere demeçler verip bir kemik parçası üzerinde spekülasyon yaptıkları her an, öncelikle tek bir protein karşısında açıklamasız kaldıkları hatırlanmalıdır. Daha hayatın başlangıcına bir açıklama yapamadıkları kesin olarak unutulmamalıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bir proteinin oluşması için başka bir proteinin varlığının şart olması, evrim adına yapılan her spekülasyonun sahte olduğunun en büyük delilidir. Evrim henüz hayatın başlangıcında, yaşamın temeli olan en küçük yapı karşısında yerle bir olup yok olmuştur.
Darwinist iddiaların tamamı sahtedir. Bu gerçek, bilimsel delillerle çalışmalarımızda detaylı açıklanmıştır. Yapılan spekülasyonların geçersizliğini bir kere daha göstermek adına bu cevap yazılmaktadır. Fakat asıl olarak Darwinizm tek bir protein karşısında bitmiştir. Sahte Darwinist iddialarla karşı karşıya kalındığında mutlaka öncelikli olarak bu gerçek akılda tutulmalıdır.
Tek Bir Proteini Açıklayamayan Darwinistlerin Australopithecus Sediba Aldatmacaları
Güney Afrika’da Malapa mağarasında 2008 yılında bulunan fosil, iki canlıya ait parçalardan oluşuyordu. Darwinistler bulunan parçaların “tam bir iskelet” oluşturduğunu iddia ettiler. Ne var ki bu fosiller aslında tek bir kafatasından ve iki canlıya ait birkaç tane kemikten ibaretti. Daha açık bir deyişle ortada Darwinistlerin iddia ettiği gibi tam bir iskelet yoktu. Fakat elbette daha önce tek bir serçe parmak fosilinden hayali bir canlının sosyal ortamda kapsamlı rekonstrüksiyonunu yapmaktan çekinmeyen Darwinistler için bulunan kemik miktarı, üzerinde bolca spekülasyon yapmaya yetecek miktardaydı.
Henüz tek bir proteini açıklayamayan Darwinistler, bu yeni fosillerin hayali “atamız” olduğunu iddia ettiler. Ancak bir metreye ulaşan boyları, 420-450 cc büyüklüğündeki beyin hacimleri (insanın 1200-1600 cc’lik beyin hacmine göre bu oran oldukça küçüktür), ağaçlara tırmanmalarını sağlayacak orangutanlarınkinden farksız uzun kolları, kısa bacakları kısaca tüm özellikleriyle tam anlamıyla birer maymun türü oldukları anlaşılan bu iki canlı fosili, bütün bu delillere rağmen her nedense Darwinistler tarafından “dik yürüyen canlılar” olarak ilan edildiler.
Hemen her soyu tükenmiş maymun türü için evrimcilerin ortaya attıkları bu meşhur dik yürüme iddiasının elbette ki bu defa da hiçbir dayanağı yoktur. Konu hakkında tek bir delil bile sunulmamıştır. Fosiller yalnızca bu canlıların birer maymun türü olduğunu ortaya koymaktadır. Yapılmak istenen şey, tıpkı Ardi aldatmacasında olduğu gibi, mükemmel bir şempanzeyi dik yürüyor göstererek insanın sahte evrimine sahte bir ara form oluşturabilmektir. Fakat tıpkı Ardi’de olduğu gibi bu iddia da tamamen delilsizdir, kesin olarak uydurmadır. Dahası yine tıpkı Ardi yaygarasında olduğu gibi Darwinistlerin çoğu bu yaygaradan duydukları utancı açıkça dile getirmektedirler.
Homo habilis Aldatmacasını Her Fırsatta Kullanan Darwinistler
Daha henüz tek bir proteinin bile oluşumunu açıklayamayan Darwinistlerin ünlü bir Homo habilis iddiaları vardır. Darwinistler, genellikle soyu tükenmiş maymun fosillerini alır ve bunları bir anda Homo habilis ilan ederler. Fosille ilgili her şey onun bir maymun türünden başka bir şey olmadığını açıkça gösterirken Darwinistler, ellerinde hazır soyu tükenmiş bir fosil varken bunu kendilerince en iyi şekilde kullanmaya ve spekülasyonlarının bir parçası haline getirmeye çalışırlar. Bunun için de en ikna edici olan yol, “kolları bacakları, kafatası hacmi, büyüklüğü, uzunluğu vs., kısacası fosillerin gösterdiği tüm özellikler onun maymun olduğunu gösteriyor ama bu canlı muhtemelen dik yürüyordu” demektir. İşte bu yolla soyu tükenmiş her maymun fosilinin dik yürüdüğü “farzedilir” ve fosil, Darwinistler tarafından bir anda “Homo habilis”, yani hayali “maymun atamız” haline getirilir.
Neyse ki bu aldatmaca çok önce deşifre edilmiştir ve Darwinistler bu aldatmacaya insanların büyük bir çoğunluğunu artık ikna edememektedirler. Nitekim Darwinistlerin üzerinde spekülasyon yaptıkları maymun fosilleri, her defasında Darwinistlerin kurguladıkları sahte evrim hikayesini ve bunun üzerine yapılan sahte tarihlemeyi tamamen altüst ettiğinden, daima Darwinistler açısından büyük bir sorun teşkil etmiş, sürekli aralarında anlaşmazlık çıkmıştır. Bu konuda Darwinistlerin, Homo habilis türünün bir maymun olarak değerlendirilmesi gerektiğine dair Associated Press internet sitesinde çıkan açıklamalarını da unutmamak gerekir. (Paleoanthropologists Disown Homo habilis from Our Direct Family Tree,
http://www.evolutionnews.org/2007/08/paleoanthropologists_disown_ho.html)
Söz konusu fosilde de aynı durum söz konusudur. Darwinistler, 1.95 milyon ila 1.78 milyon yıllık olduğunu tahmin ettikleri bu fosilleri tarihleri itibariyle bir türlü kendi kurguladıkları hikayelerinde bir yere yerleştirememektedirler. Zaten bu sebeple sürekli hikaye değiştirmektedirler. Oysa ellerindeki bu kemik parçaları, gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türüne aittir. Darwinistler asıl şundan endişelenmelidirler: Şu anda ellerindeki fosiller mükemmel canlılara aittir. Bu mükemmellik Darwinizm’in en büyük çöküş sebeplerinden birisidir. Şimdiye kadar ele geçirilmiş 300 milyon fosilin tamamı mükemmel yapıdaki, kusursuz anatomideki, olağanüstü simetriye sahip canlılardan oluşmaktadır. Demek ki canlılar mutasyonla evrimleşen, birbirinden türeyen, rastgele gelişip rastgele değişen, tesadüfen evrimleşen canlılar değildirler. Fosil kayıtları 150 yıldır Darwinistlere bu gerçeği haber verir. Darwinistlerin, evrim teorisini ortadan kaldıran bu mükemmel fosilleri evrime delil olarak sunmaya çalışmaları olağanüstü derecede şaşırtıcı ve onlar açısından utanç vericidir.
Yeni Autrolapithecus Sediba yaygarası Darwinist bilim adamlarını bile utandırıyor
Eskiden Darwinist yayınlarda “kayıp halka bulundu”, “atamız mikropmuş” gibi haberler çıktığında, Darwinist yayınların bu propagandası amacına ulaşır, hedeflenen aldatıcı mesaj okuyuculara rahatlıkla ulaştırılabilirdi. O zamanlar Darwinistlerin bilimi kullanarak insanları aldattıkları, açıkça yalan söyledikleri, yazılan bu hikayelerin tamamen gerçek dışı olduğu bilinmiyordu. Evrim bir gerçek sanılıyor, okullarda, üniversitelerde ve iş yerlerindeki organize dayatma sebebiyle aldatmacanın gerçek yüzü hiçbir zaman anlaşılamıyordu.
Fakat şimdi durum böyle değil. Bütün bilim dallarının evrimi yalanladığını ortaya çıkaran Harun Yahya eserlerinin etkisiyle Darwinistlerin yaşadıkları büyük hüsran, tüm dünyanın gözlerinin önünde gerçekleşti. Artık eski Darwinist oyunlar şu anda sonuç vermiyor. İşte bu sebeple son dönemlerde Darwinistler tarafından bir “yaygara” yöntemi kullanılıyor. Dikkat edilecek olursa şu ana kadar demagojiyi ve propagandayı deneyen ve başarısız olan evrim savunucuları bu defa da yaygara yöntemi ile gündemde kalmak istiyorlar.
Ida’da hüsranla sonuçlanan, Ardi’de Darwinistlerin rezil olmasına sebep olan bu yaygara metodunun yeni fosilde de etkili olacağını zanneden Darwinistler çok yanıldılar. Çünkü yapılan yaygara, bir yandan Darwinistleri oldukça küçük duruma düşürürken, diğer yandan da kendi saflarındaki bilim adamları tarafından yeriliyor. Artık oyunları öylesine zavallı bir hal aldı ki, Darwinist iddialar Darwinist bilim adamları tarafından eleştiriliyor.
Darwinist bilim adamlarının yeni fosil hakkındaki iddialarının geçersizliğine dair ifadeleri
Soyu tükenmiş mükemmel bir maymun fosilini, fiziksel özellikleri tam tersini göstermesine rağmen “dik yürüdüğünü umuyoruz” diyerek insanın atası ilan eden Darwinistlere en büyük tepki, artık bu mantık dışı yaygaradan utanan Darwinistlerden geldi.
Söz konusu iddiayı duyan tanınmış Darwinist bilim adamı Carl Zimmer, söz konusu iddiaları, Ida hakkındaki aldatmacalara gönderme yaparak, “lütfen, lütfen, yine mi?” şeklindeki yakınmalarla karşıladı.
Zimmer, Slate dergisi internet sitesindeki yazısında, bu haftanın yeni sözde “kayıp halka”sının ilk olarak Telegraph gazetesinde, ardından da hiç vakit geçirmeden diğer haber kanallarında tanıtıldığını belirtiyordu. Zimmer, fosil hakkında hiçbir bilgi verilmemiş olmasına rağmen söz konusu yayınların “sonunda atamız bulundu” şeklindeki haberlerine kinayeli bir üslupla dikkat çekiyordu. Nihayet fosil hakkındaki bilgiler Science dergisinde neredeyse bir hafta sonra yayınlandığında Zimmer’in deyimiyle dünya sonunda ünlü Australopithecus sediba ile buluşmuştu. Zimmer şöyle devam ediyordu: “Bu fosiller pek çok yönden oldukça önemliler, fakat bir şey var ki o da birer kayıp halka olmadıkları.” (Carl Zimmer, Yet Another "Missing Link", Slate, Posted Thursday, April 8, 2010,
http://www.slate.com/id/2250212/pagenum/all/#p2)
New York’daki Stony Brook üniversitesinden Bill Jungers da, söz konusu fosilin Homo habilis tanımlamasıyla ilgisi olmadığını belirterek, bunu bir başka mükemmel maymun olarak tanımlıyordu.
Nature News’daki haberde ise Michael Cherry şunları söylüyordu: “araştırmacıların fosilin insanın evrimindeki ara türleri temsil ettiği ve Australopithecus ve homo türleri arasında durduğu yönündeki önerileri, diğer araştırmacılar tarafından fazla abartılmış bulunarak eleştiriliyor”. (Michael Cherry, Claim over 'human ancestor' sparks furore, Published online 8 April 2010,
http://www.nature.com/news/2010/100408/full/news.2010.171.html)
Fosil üzerinde araştırmayı yapan Lee Berger’in taraftarlarından biri ise şunu ifade ediyordu: “Malapa örnekleri Homo habilis diye bir sınıflandırma olup olmadığı konusundaki tartışmayı yeniden alevlendirecek.” (Michael Cherry, Claim over 'human ancestor' sparks furore, Published online 8 April 2010,
http://www.nature.com/news/2010/100408/full/news.2010.171.html)
Başka bir eleştiri ise söz konusu fosilin, diğer bilinen türler arasındaki varyasyondan başka bir şey olmadığı yönündeydi. Yani Darwinistler de bunun yalnızca bir maymun türü olduğunu açıkça biliyorlardı.
Darwinistler Gerçeği Bildikleri Halde Neden İnsanları Aldatıyorlar?
Darwinistler, söz konusu fosilin yalnızca soyu tükenmiş bir maymun türü olduğunu, bunun sahte evrim ile bir ilgisinin olmadığını elbette gayet iyi biliyorlar. Onların yaptığı şey, insanlara gerçekleri farklı gösterebilmek. Bunu da yalnızca sahteliğini açıkça bildikleri, fakat ideolojik sebeplerle sarıldıkları Darwinizm için yapıyorlar. Oysa artık dikkate almaları gereken bir şey var. Eskiden kendilerine bilim adamı sıfatıyla değer veren ve anlattıklarını gerçekten bilimsel değeri varmış gibi dikkate alan insanlar, şu anda Darwinistlerin bu boş çabasını hayretle karşılıyorlar. Bu kadar çökmüş bir teoriyi neden hala savunmaya çalıştıklarını, neden konferanslar verip, basın açıklamaları yapıp, gazetelere demeçler verip hiç olmamış bir tarihi göz göre göre sanki varmış gibi anlatmaya çalıştıklarını şaşkınlık dolu bir hayretle izliyorlar.
Kariyer sahibi bir bilim adamının, insanların karşısına çıkıp “homo habilis yürümeyi öğrendi”, “atamız mikroptan türedi”, “savanların üzerine uzanıp iki ayaklı olduk” diye açıklamalar yapması gerçekten artık insanlara oldukça gülünç geliyor. Darwinistler en azından bu gerçeği dikkate alarak, ne kadar küçük düştüklerini hemen görerek savundukları bu aldatmacanın ne kadar komik olduğunu anlamalı ve bu sahte gösteriden vazgeçmelidirler. Yeryüzündeki tüm insanlar gibi vicdanen çok açık bildikleri gerçeği, yani her şeyi yaratının Allah olduğu gerçeğini kabul etmek konusunda direnmemelidirler. Çünkü bu direniş, onları dünya hayatında daha da küçük düşürecek, daha da çaresiz bir durumla karşı karşıya bırakacaktır. Bu anlamsız direnişin karşılığı ahirette ise çok daha zorlu olabilir (doğrusunu Allah bilir). İşte bu nedenle Darwinistler, gerçekler kendilerine açıkça gösterilmişken, vicdanları doğruyu çok iyi bilirken, açıkça sahtekarlıktan başka bir şey olmayan bu kayıp halka hikayelerini bir kenara bırakmalı, tek bir protein molekülü karşısında aciz kaldıklarını unutmamalı ve insanları bu sahte hikayelerle aldatmaya son vermelidirler. Ne kadar çaba gösterirlerse göstersinler bu teoriyi savundukları sürece yenileceklerdir, yenilmektedirler. Çünkü bu, Allah’ın vaadidir. Onlar isteseler de istemeseler de bu vaad gerçekleşecektir.
Allah ayetlerinde şöyle buyurur:
Allah'ın dışında, kendileri için göklerden ve yerden hiçbir rızka, hiçbir şeye malik olmayan ve buna güçleri yetmeyen şeylere mi tapıyorlar? Artık Allah'a benzerler aramaya kalkışmayın; çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz. (Nahl Suresi, 73-74)
Usta Bir Kameraman Gibi Hareket Eden Beyindeki Hedef Takip Sisteminin Özellikleri
Yoldan geçen bir arabaya baktığımızda, arabanın hareketi ile birlikte gözümüz otomatik olarak hareket eder. Bu sırada beynimizin ve gözümüzün farklı bölgelerinde pek çok işlem yapılır. Bu farklı işlemlerin hepsi de aynı hedefe yöneliktir, hareket eden cismi takip etmek.
Gözümüzü hareket eden bir cisim olmadan yavaş yavaş hareket ettirmeye çalıştığımızda ise birkaç istisna dışında bunu asla başaramayız. Ne var ki hareket eden cisim görüş alanımıza girdiğinde Yüce Allah’ın bizim için özel olarak yarattığı hedef takip sistemi devreye girer.
İnsanın doğumundan itibaren gördüğü her görüntü beynin içinde, karanlık ve ıslak bir ortamda bulunan görme merkezinde meydana gelir. Görme merkezinin toplam büyüklüğü ise 1.5 cm2'dir. İnsan hayatına ait herşey, çocukluğu, okuduğu okullar, evi, işi, ailesi, oturduğu semt, vatandaşı olduğu ülke, üzerinde yaşadığı dünya ve içinde bulunduğu evren, aynada gördüğü kendi vücuduna ait görüntü, hayat boyu gördüğü her ayrıntı, kısacası tüm hayatı, 1.5 cm2'lik et parçası üzerinde oluşur. Elbette kapkaranlık bir yerdeki 1.5 cm2’lik bu parçanın tüm bunları algılayabilmesi mantıken imkansızdır. O halde tüm bunları algılayan kimdir? Gören, duyan, hisseden, koklayan, tat alan beyin değilse nedir?
İşte bu noktada karşımıza çıkan gerçek apaçıktır: İnsan bilinç sahibi, görebilen, hissedebilen, düşünebilen, muhakeme edebilen bir varlık olarak maddeyi oluşturan atomlardan, moleküllerden çok öte bir varlıktır. İnsanı insan yapan Yüce Allah'ın ona verdiği "ruh"tur. Aksi takdirde insanın bilincini ve diğer tüm insani yeteneklerini yaklaşık 1.5 kiloluk, üstelik de algıdan ibaret olan bir et parçasına vermek son derece akıl dışı olacaktır.
"Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?" (Secde Suresi, 7–9)
Doğduğumuz andan itibaren bedenimizde var olan ve birçok kişinin nasıl çalıştığını hiç düşünmediği, belki de alışkanlık nedeniyle farkına bile varılmaya hedef takip sisteminin çalışma sistemini bilim adamları hala çözememişlerdir. Nasıl çalıştığı bilinmeyen bir sistemi elbette insanın kendi kendine yapabilmesi imkansızdır. Bir tek bu örnek bile insanın ve tüm kainatın Yüce Allah tarafından yaratıldığının kanıtıdır.
Bilim Adamları Beyindeki Sistemi Çözmeye Çalışıyorlar
Uzmanlar gözümüzdeki sistemin bir benzeri olan hedef takip sistemini oluşturabilmek için “imge işleme” adı verilen son derece karmaşık matematiksel yöntemler kullanırlar. Bu yöntemler neticesinde hedeflenen cisim, görüntü içinde ayırt edilir, uzaydaki pozisyonu, hareket doğrultusu, hızı ve ivmesi gibi fiziksel birtakım değerler hesaplanır. Daha sonra bu değerler yorumlanarak görüntünün alındığı kamera ya da radarın motorlarına aktarılır. Böylece hedef, kamera ya da radarın görüntü alanı dışına çıkmamış olur. Buraya kadar anlatılan son derece karmaşık matematiksel işlemleri de içeren bu sistem, beynimizde biz hiç çaba sarf etmeden ve farkında olmadan işler. Kameramız olan gözlerin üzerine düşen görüntü beyinde işlenerek cismin uzaydaki pozisyonu, hareket doğrultusu ve hızı gibi bilgiler hesaplanır. Daha sonra bu bilgiler doğrultusunda gözlerimizi hareket ettirmeye yarayan 12 kas, tam da olması gerektiği ölçüde gözü çevirir. Bunun neticesinde gözümüz gerektiği yönde ve hızda döner. Bu kusursuz sistem elbette çok ince bir hesap gerektirir. Yüce Allah’ın üstün aklının bir eseri olan bu sistemin rastlantılar sonucu oluşamayacağı açıktır ve bu kusursuz sistemi tesadüflerle açıklamak da son derece mantıksızdır.
Beynimizdeki Mükemmel Yapıyı Yaratan Yüce Rabbimiz Allah’tır
Beyinde yer alan hedef takip sistemi, başlı başına bir mucize olan görme olayının ne kadar detaylı ve ihtiyaca yönelik sistemlerle organize olarak çalıştığını bizlere gösterir. Tek bir parçası dahi tesadüflerle meydana gelmesi imkansız olan göz, ışığa duyarlı hücrelerden retinaya, mercekten görme sinirlerine, ışığı kimyasal yöntemlerle sinyale dönüştüren özel hücrelere, göz kapağı ve kirpiklere kadar her parçasıyla bir bütün olarak kusursuz bir düzene sahiptir. Üstelik göz ve göz kasları, hareket eden cisimleri takip etmek için beyinle iş birliği içinde çalışan sistemlere de sahiptir. Bu da 40 farklı parçasıyla gözü, ışığı, hareketi ve görmeyi yaratanın üstün kudret sahibi Yüce Allah olduğunu gösterir. Yüce Allah’ın yarattığı her detay gibi beynimizdeki bu yapı da Rabbimiz'in sonsuz aklının ve ilminin tecellilerindendir:
"Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi." (Nahl Suresi, 78)
Bizim için son derece büyük önem taşıyan gözlerimiz, beyin ve beyindeki görme merkezi olmasa, hiçbir işe yaramayan, anlamsız, su dolu toplar olarak kalırdı. Beyin ve görme merkezinin görme olayındaki kaçınılmaz rolleri dikkate alındığında, gözün bunlar olmadan tek başına hiçbir anlamı ve fonksiyonu olmayacağı daha iyi anlaşılır. Beynimiz, gözümüzden yani kameralardan gelen görüntüyü çok usta bir biçimde kaydeden bir kameraman gibidir. İçimizdeki bu usta kameramanın Yüce Allah tarafından yaratılmış üstün özelliklerinden biri de hedef takip sistemidir.
Lens tarafından retinada odaklanan görüntü elektrik sinyallerine dönüştürüldükten sonra saniyenin binde biri gibi bir zaman diliminde, optik sinirler aracılığıyla beyne ulaştırılır. Her iki gözden ayrı ayrı elde edilen sinyaller, bakılan cisme ait bütün özellikleri içerir. Beyin de iki gözden gelen görüntüleri tek bir görüntü halinde birleştirir. Nesnenin biçimini ve rengini ayırt eder, ne kadar uzakta olduğunu saptar ve hareket eden cismi takip eder. Kısacası nesneleri gören göz değil beyindir.
O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülden inşa edendir: ne az şükrediyorsunuz. (Mü’minun Suresi, 78)
Beynin Görmedeki Rolü
Beynin görme ile ilgili yaptığı görevler incelendiğinde göz ile ne kadar uyumlu bir yapıda yaratıldığı daha iyi anlaşılır:
İki ayrı gözün retinasından gelen sinyallerin üst üste çakıştırılması.
Bu görüntülerin karşılaştırılarak derinliğin algılanması.
Çizgi ve sınırların fark edilmesi.
Görme merkezinde renk analizi.
Beyinde parlaklığın algılanması. Beynin parlaklık düzeyini nasıl fark ettiği hakkında çok az şey bilinir. Ancak bunun, kısmen parlaklığın görme alanındaki çizgi, sınır, hareket eden cisimler ve zıt renklerin neden olduğu görme kontrastlarının şiddetini artırmasından ileri geldiği sanılmaktadır.
Göz bebeği çapının kontrolü.
Göz hareketlerinin kaslarla kontrolü.
Retinadan gelen görüntünün parçalanıp tekrar birleştirilmesi ve görsel hafızayla tamamlanması.
Görüntünün ters çevrilmesi.
Kör noktaya düşen görüntünün, boşluk olarak kalmaması için doldurulması.
Hareket eden cisimlerin takip edilmesi
En ileri teknolojiye sahip kameralardan milyonlarca kez daha üstün özelliklere sahip olan gözler Yüce Allah’ın yaratma sanatına delil olan en detaylı organlardan biridir. Bilim dünyası gözü inceledikçe gözün çalışması ile ilgili daha pek çok önemli nokta ortaya çıkmaktadır. Ancak gözün bütün mükemmel ayrıntıları ile var olması görmeye yetmez, beyin ile de kusursuz bir uyum içinde olmalıdır. Bu gerçek evrimcilerin tesadüfen oluşum iddialarını yerlebir eden delillerdendir.
Gözümüzü hareket eden bir cisim olmadan yavaş yavaş hareket ettirmeye çalıştığımızda ise birkaç istisna dışında bunu asla başaramayız. Ne var ki hareket eden cisim görüş alanımıza girdiğinde Yüce Allah’ın bizim için özel olarak yarattığı hedef takip sistemi devreye girer.
İnsanın doğumundan itibaren gördüğü her görüntü beynin içinde, karanlık ve ıslak bir ortamda bulunan görme merkezinde meydana gelir. Görme merkezinin toplam büyüklüğü ise 1.5 cm2'dir. İnsan hayatına ait herşey, çocukluğu, okuduğu okullar, evi, işi, ailesi, oturduğu semt, vatandaşı olduğu ülke, üzerinde yaşadığı dünya ve içinde bulunduğu evren, aynada gördüğü kendi vücuduna ait görüntü, hayat boyu gördüğü her ayrıntı, kısacası tüm hayatı, 1.5 cm2'lik et parçası üzerinde oluşur. Elbette kapkaranlık bir yerdeki 1.5 cm2’lik bu parçanın tüm bunları algılayabilmesi mantıken imkansızdır. O halde tüm bunları algılayan kimdir? Gören, duyan, hisseden, koklayan, tat alan beyin değilse nedir?
İşte bu noktada karşımıza çıkan gerçek apaçıktır: İnsan bilinç sahibi, görebilen, hissedebilen, düşünebilen, muhakeme edebilen bir varlık olarak maddeyi oluşturan atomlardan, moleküllerden çok öte bir varlıktır. İnsanı insan yapan Yüce Allah'ın ona verdiği "ruh"tur. Aksi takdirde insanın bilincini ve diğer tüm insani yeteneklerini yaklaşık 1.5 kiloluk, üstelik de algıdan ibaret olan bir et parçasına vermek son derece akıl dışı olacaktır.
"Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?" (Secde Suresi, 7–9)
Doğduğumuz andan itibaren bedenimizde var olan ve birçok kişinin nasıl çalıştığını hiç düşünmediği, belki de alışkanlık nedeniyle farkına bile varılmaya hedef takip sisteminin çalışma sistemini bilim adamları hala çözememişlerdir. Nasıl çalıştığı bilinmeyen bir sistemi elbette insanın kendi kendine yapabilmesi imkansızdır. Bir tek bu örnek bile insanın ve tüm kainatın Yüce Allah tarafından yaratıldığının kanıtıdır.
Bilim Adamları Beyindeki Sistemi Çözmeye Çalışıyorlar
Uzmanlar gözümüzdeki sistemin bir benzeri olan hedef takip sistemini oluşturabilmek için “imge işleme” adı verilen son derece karmaşık matematiksel yöntemler kullanırlar. Bu yöntemler neticesinde hedeflenen cisim, görüntü içinde ayırt edilir, uzaydaki pozisyonu, hareket doğrultusu, hızı ve ivmesi gibi fiziksel birtakım değerler hesaplanır. Daha sonra bu değerler yorumlanarak görüntünün alındığı kamera ya da radarın motorlarına aktarılır. Böylece hedef, kamera ya da radarın görüntü alanı dışına çıkmamış olur. Buraya kadar anlatılan son derece karmaşık matematiksel işlemleri de içeren bu sistem, beynimizde biz hiç çaba sarf etmeden ve farkında olmadan işler. Kameramız olan gözlerin üzerine düşen görüntü beyinde işlenerek cismin uzaydaki pozisyonu, hareket doğrultusu ve hızı gibi bilgiler hesaplanır. Daha sonra bu bilgiler doğrultusunda gözlerimizi hareket ettirmeye yarayan 12 kas, tam da olması gerektiği ölçüde gözü çevirir. Bunun neticesinde gözümüz gerektiği yönde ve hızda döner. Bu kusursuz sistem elbette çok ince bir hesap gerektirir. Yüce Allah’ın üstün aklının bir eseri olan bu sistemin rastlantılar sonucu oluşamayacağı açıktır ve bu kusursuz sistemi tesadüflerle açıklamak da son derece mantıksızdır.
Beynimizdeki Mükemmel Yapıyı Yaratan Yüce Rabbimiz Allah’tır
Beyinde yer alan hedef takip sistemi, başlı başına bir mucize olan görme olayının ne kadar detaylı ve ihtiyaca yönelik sistemlerle organize olarak çalıştığını bizlere gösterir. Tek bir parçası dahi tesadüflerle meydana gelmesi imkansız olan göz, ışığa duyarlı hücrelerden retinaya, mercekten görme sinirlerine, ışığı kimyasal yöntemlerle sinyale dönüştüren özel hücrelere, göz kapağı ve kirpiklere kadar her parçasıyla bir bütün olarak kusursuz bir düzene sahiptir. Üstelik göz ve göz kasları, hareket eden cisimleri takip etmek için beyinle iş birliği içinde çalışan sistemlere de sahiptir. Bu da 40 farklı parçasıyla gözü, ışığı, hareketi ve görmeyi yaratanın üstün kudret sahibi Yüce Allah olduğunu gösterir. Yüce Allah’ın yarattığı her detay gibi beynimizdeki bu yapı da Rabbimiz'in sonsuz aklının ve ilminin tecellilerindendir:
"Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi." (Nahl Suresi, 78)
Bizim için son derece büyük önem taşıyan gözlerimiz, beyin ve beyindeki görme merkezi olmasa, hiçbir işe yaramayan, anlamsız, su dolu toplar olarak kalırdı. Beyin ve görme merkezinin görme olayındaki kaçınılmaz rolleri dikkate alındığında, gözün bunlar olmadan tek başına hiçbir anlamı ve fonksiyonu olmayacağı daha iyi anlaşılır. Beynimiz, gözümüzden yani kameralardan gelen görüntüyü çok usta bir biçimde kaydeden bir kameraman gibidir. İçimizdeki bu usta kameramanın Yüce Allah tarafından yaratılmış üstün özelliklerinden biri de hedef takip sistemidir.
Lens tarafından retinada odaklanan görüntü elektrik sinyallerine dönüştürüldükten sonra saniyenin binde biri gibi bir zaman diliminde, optik sinirler aracılığıyla beyne ulaştırılır. Her iki gözden ayrı ayrı elde edilen sinyaller, bakılan cisme ait bütün özellikleri içerir. Beyin de iki gözden gelen görüntüleri tek bir görüntü halinde birleştirir. Nesnenin biçimini ve rengini ayırt eder, ne kadar uzakta olduğunu saptar ve hareket eden cismi takip eder. Kısacası nesneleri gören göz değil beyindir.
O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülden inşa edendir: ne az şükrediyorsunuz. (Mü’minun Suresi, 78)
Beynin Görmedeki Rolü
Beynin görme ile ilgili yaptığı görevler incelendiğinde göz ile ne kadar uyumlu bir yapıda yaratıldığı daha iyi anlaşılır:
İki ayrı gözün retinasından gelen sinyallerin üst üste çakıştırılması.
Bu görüntülerin karşılaştırılarak derinliğin algılanması.
Çizgi ve sınırların fark edilmesi.
Görme merkezinde renk analizi.
Beyinde parlaklığın algılanması. Beynin parlaklık düzeyini nasıl fark ettiği hakkında çok az şey bilinir. Ancak bunun, kısmen parlaklığın görme alanındaki çizgi, sınır, hareket eden cisimler ve zıt renklerin neden olduğu görme kontrastlarının şiddetini artırmasından ileri geldiği sanılmaktadır.
Göz bebeği çapının kontrolü.
Göz hareketlerinin kaslarla kontrolü.
Retinadan gelen görüntünün parçalanıp tekrar birleştirilmesi ve görsel hafızayla tamamlanması.
Görüntünün ters çevrilmesi.
Kör noktaya düşen görüntünün, boşluk olarak kalmaması için doldurulması.
Hareket eden cisimlerin takip edilmesi
En ileri teknolojiye sahip kameralardan milyonlarca kez daha üstün özelliklere sahip olan gözler Yüce Allah’ın yaratma sanatına delil olan en detaylı organlardan biridir. Bilim dünyası gözü inceledikçe gözün çalışması ile ilgili daha pek çok önemli nokta ortaya çıkmaktadır. Ancak gözün bütün mükemmel ayrıntıları ile var olması görmeye yetmez, beyin ile de kusursuz bir uyum içinde olmalıdır. Bu gerçek evrimcilerin tesadüfen oluşum iddialarını yerlebir eden delillerdendir.
Vücudumuz Gece İle Gündüzü Nasıl Ayırt Eder?
Vücudumuzdaki saat sistemi nasıl çalışır?
Bu sistem gün ışığından nasıl faydalanır?
Vucudumuzdaki saatlerin ayarı nasıl yapılır?
Her sabah kalkmaya o kadar alışmışızdır ki, uyanmamız esnasında bedenimizde olup bitenleri genellikle pek düşünmeyiz. Oysa bu sırada bedenimizde mucizevi bir alarm sistemi harekete geçmiş ve bizi uyandırmıştır. Çünkü Allah, bedenlerimizi adeta zamanı algılayan bir saatle birlikte yaratmıştır. Bu uyku, beslenme, kan basıncı ve vücut ısısının ayarlanması gibi bedensel faaliyetlerin gün içinde düzenlenmesini sağlayan bir beden saatidir. Bedenimizin derinliklerinde saklı bu saati bilim adamları “biyolojik saat” olarak isimlendirmektedirler. Biyolojik saatimiz mükemmel bir şekilde ayarlanmıştır ve mükemmel bir şekilde işlemektedir. Biyolojik saatimizle kolumuzdaki saat arasındaki paralellik de hayranlık uyandırıcıdır. Çünkü her ikisi de günlük ritimlerini 24 saatte tamamlar.
Vücudumuzdaki Saat Sistemi 24 Saate Göre Ayarlanmıştır
Yüce Allah’ın üstün aklının ve detay sanatının delillerinden biri olan saat sistemi, hücre içinde yer alan moleküllerden yapılmış birçok saati bünyesinde barındırır. Bu saat sistemi gözümüze, beynimize kısacası vücudumuzun tamamına yayılmıştır. Bilim adamları beynimizde SCN (Suprachiasmatic nucleus) adı verilen bölümün bu saat sisteminin merkezi olduğunu düşünmektedirler. SCN sayısız saat hücresinden oluşur. Bu saat, bir günlük zaman dilimi olan 24 saat boyunca eş zamanlı olarak çalışmak için gün ışığındaki bilgiyi kullanır.
Ancak bu noktada Yüce Allah’ın üstün yaratışı mükemmel bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Çünkü beynimizin içindeki SCN bölgesi kapkaranlık bir bölgededir ve gün ışığı ile direkt hiçbir teması yoktur. Hatta buradaki hücreler güneşin ve ışığın ne olduğunu bile bilmezler. Ancak beynimizdeki hücreler arasındaki organizasyon sayesinde bu sistem kusursuz bir biçimde çalışır.
Biyolojik Saat Gün Işığından Nasıl Faydalanır?
Gözümüzün ağ tabakasında melanopsin-pozitif gangliyon hücreleri adında ışığa duyarlı olan hücreler vardır. Bu hücrelere gün ışığı düştüğünde elektrik üretilir ve bu elektrik sinyali RHT adında bir hat boyunca beynimizde bulunan SCN’ye iletilir. Böylece SCN için gerekli olan “kendini güneş ışığına göre ayarla” emri alınmış olur. Bu tıpkı, kronometrenin tuşuna bastığınızda saatini sıfırlaması gibidir. Elbette ki SCN’deki merkezi saati 24 saatlik güne ayarlayan gangliyon hücreleri ve RHT kanalı Yüce Allah’ın vücudumuza yerleştirdiği üstün yaratılış örneklerinden yalnızca birkaçıdır.
İnsan Vücudundaki Çevresel Saatlerin Görevi Nedir?
Vücudumuzdaki SCN adı verilen ve gün ışığına duyarlı olan bu sistem dışında, daha pek çok hücrede de saat yapıları tespit edilmiştir. Bu saatlere de çevresel saatler denmektedir. Bu saatçikler sayesinde hücredeki üretim kusursuz bir şekilde devam eder. Vücudumuzda trilyonlarca hücre olduğu göz önünde bulundurulursa bu muazzam sayıdaki saatin koordineli çalışmasının çok mükemmel bir organizasyonu gerektirdiği daha kolay anlaşılacaktır. Çünkü saatlerin hızındaki ufak farklılıklar bile çok ciddi problemlere sebep olabilir. Örneğin normal büyümenin sağlanması ve tümör oluşumundan kaçınmak için hücre bölünmesinin çok iyi bir biçimde kontrol altında tutulması, bu sistem sayesinde gerçekleşir.
Biyolojik Saatin Ritmi Nasıl Ayarlanıyor?
Biyolojik saatin ritmi tam olarak bir güne göre ayarlanmıştır. Vücudumuzdaki sistemler her 24 saatte bir tekrarlanan ritimde çalışırlar. Beyindeki ana saati oluşturan sinir hücrelerinde yapılan araştırmalar bu ritmin, hücrelerde üretilen iki özel molekül sayesinde oluştuğunu ortaya çıkarmıştır. Per ve Cry isimli bu moleküller, sadece beyindeki ana saatte üretilir, böylece asıl ritim burada belirlenir.
Beynimizdeki ana saat sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gözlerimizden ışık sinyallerini almaya başlar. Bizler uyuyor olsak veya göz kapaklarımız kapalı olsa bile ortamdaki ışık belli bir güce ulaşınca retinamız da uyarılmış olur. Retinadaki sinir düğümü hücrelerine düşen ışık parçacıkları burada Yüce Allah’ın özel olarak var ettiği bir proteinle karşılaşırlar. Melanopsin isimli bu protein, ışığa duyarlı bir proteindir ve ışığı algılayarak elektrik sinyalleri oluşturulmasını sağlar. Bu sinyaller beyinde hipotalamusta bulunan çekirdeklere yani ana saate iletilir. Bu çekirdekteki hücreler ışığı algılayarak günün başladığını haber almış olurlar. Bu sinyali alan ana saat hücreleri tüm vücuda yaydıkları sinyallerle dışarıda havanın aydınlandığını haber verir. Böylece vücudun birçok sistemi uyarılmış olur. Örneğin:
Kognitif (tanımayla ilgili) sistem uyarılır: Dikkat yavaş yavaş açılır. Kişinin ilk kalktığı andaki dalgınlığı bu geçiş döneminden kaynaklanır.
Endokrin (hormonal) sistemi uyarılır: Gün içinde ihtiyaç duyacağınız hormonların sentezine başlanır.
Bağışıklık sistemi uyarılır: Alacağınız ilaçların etkinliği bu yüzden gün içinde farklılık gösterir.
Kalp-damar sistemi uyarılır: Kan sıvısının içerdiği maddelerin dengesi ayarlanır, hücreler arası enzimler üretilmeye başlanır.
Tüm bu ayarlamalar gün içinde ortama uygun şekilde sürdürülür. Karanlık ve loş bir ortamda gün ortasında uykumuzun gelebilmesi bunun bir göstergesidir. 24 saat boyunca dış ortamdaki ışık şiddeti ana saat tarafından algılanır, ana saat bir orkestra şefi gibi diğer saatleri yöneterek vücut düzeninin korunmasını sağlar.
Şuursuz moleküllerin birbirinden uzakta bulunan iki hücre arasında bir haberleşme aracı olarak kullanılması, çok derin olarak düşünülmesi gereken bir durumdur. Bu mesajlaşmanın, şuursuz hücrelerin ya da tesadüflerin eseri olarak asla meydana gelemeyeceği, ancak Yüce Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşebileceği açıktır. Biz hiç farkında olmadan bu mükemmel sistem işler. Yüce Allah bir ayette yaratılıştaki kusursuzluğu şöyle bildirir:
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)
Biyolojik Saatimiz Allah’ın Kontrolündedir
Herkes bir saatin rastlantılar sonucu kendi kendine meydana gelemeyeceğini bilir. Çünkü saatler birden çok aşamanın gerçekleştirilmesi sonucunda üretilir. Örneğin mekanik saatler belli bir hızda dönen çarklardan, atom saatleri atomlardaki titreşimlerden, elektronik saatler elektriksel sinyallerden yararlanılarak yapılır. İşte vücudumuzda ve diğer canlıların içlerindeki moleküler saatler de hücrelerdeki son derece kompleks bir dizi moleküler süreçle yaratılmıştır. İşin ilginç yanı tüm canlılardaki moleküler saatlerin farklı türlerde, birbirinden ayrı yapıda olmasıdır. Elbette bunlardan biri bile tesadüfen meydana gelemez. Tüm kainattaki sistemler gibi vücudumuzdaki saat sistemi de alemlerin Rabbi Yüce Allah tarafından bir düzen içinde yaratılmıştır. Yüce Allah bu gerçeği bir Kuran ayetinde şöyle haber verir.
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.” (Furkan Suresi, 2)
Biyolojik Saatimiz Olmasaydı…
Retinaya düşen ışığı mükemmel bir şekilde beyindeki ana saate sinyalleyen melanopsin molekülüyle ilgili araştırmaya katılan bilim adamlarından biri olan Bruce O’ Hara bu konuda şu yorumu yapmıştır:
“Eğer biyolojik saat olmasaydı birçok davranışsal ve fizyolojik bozukluk meydana gelir, gün içinde beden ısısının korunması bile mümkün olmazdı.“ (http://news-service.stanford.edu/news/2003/january8/clock-18.html)
Biyolojik Saatin Üç Önemli Görevi Vardır
Her aşaması mucize olan bu görevler şunlardır:
Dış ortamdaki uyarıcıların algılanması
24 saatlik ritim oluşturulması
Tüm saatlerin bu ritme göre ayarlanması
Kuran’da Bildirilen Gerçek
Biyolojik saat 24 saate ayarlı bir ritimdir ve özel olarak programlanmıştır. Bilim adamları dış uyarıcılardan tamamen izole edilmiş kişilerde bile 24 saatlik uyku-uyanıklık döngülerinin sürdüğünü ortaya koymuşlardır. Hatta beyindeki ana saat hücreleri laboratuvarda karanlık bir ortamda yaşatılmış, hücrelerin yine de 24 saatlik ritmi kaybetmediği görülmüştür. Dikkat edilmesi gereken gerçek ise, bu programlamanın bizlere Kuran’da haber verilmiş olmasıdır. Tüm ilmin yegane sahibi olan Rabbimiz, insanı gece vakti dinlenmeye, gündüz vakti ise çalışmaya uygun yarattığını bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:
“O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp-çalışma (zamanı) kılandır.” (Furkan Suresi, 47)
Saatlerin çalışmalarındaki ufak farklılıklar dahi belli bir zaman sonra birbirinden farklı vakitleri göstermelerine sebep olur. Dolayısıyla ortaklaşa uyum göstermeleri için saatlerin senkronize hale getirilmeleri gerekir. Vücudumuzda ise sayısız saat vardır ve bu saatlerin birbirleri ile uyumlu hale gelmesi için Yüce Allah çok özel sistemler yaratmıştır.
Vücudumuzda Gece ile Gündüzün Belirlenmesinde Moleküllerin Görevi
Daha önce de belirttiğimiz gibi Per ve Cry ismi verilen moleküller, beyinde üretilir. Belli miktarlarda üretilen bu moleküller, daha sonra parçalanarak yok olurlar. Moleküllerin üretildiği süre gündüzü, parçalanıp yok oldukları süre ise geceyi ifade eder. Yani beynimizdeki ana saat bu moleküllerin üretimini gündüzün bir sinyali olarak, parçalanmalarını ise gecenin bir sinyali olarak alır. Hücreler üretilmekteyken hızlı (gündüz) bunlar parçalanmaktayken yavaş (gece) çalışma temposu oluşturulur. Moleküllerin sayısı bir duvar saatindeki sarkacın görevini yapmaktadır. Gece boyunca birer birer parçalanan moleküller bittiği anda bu bir sinyal kabul edilir ve üretime yeniden geçilir. İşte bu anda hücre gündüz olduğunu algılamış gibi hızlı çalışmaya başlar. Böylece beynimizdeki ana saat içinde gece ve gündüz ritimleri oluşturulmuş olur.
Bu sistem gün ışığından nasıl faydalanır?
Vucudumuzdaki saatlerin ayarı nasıl yapılır?
Her sabah kalkmaya o kadar alışmışızdır ki, uyanmamız esnasında bedenimizde olup bitenleri genellikle pek düşünmeyiz. Oysa bu sırada bedenimizde mucizevi bir alarm sistemi harekete geçmiş ve bizi uyandırmıştır. Çünkü Allah, bedenlerimizi adeta zamanı algılayan bir saatle birlikte yaratmıştır. Bu uyku, beslenme, kan basıncı ve vücut ısısının ayarlanması gibi bedensel faaliyetlerin gün içinde düzenlenmesini sağlayan bir beden saatidir. Bedenimizin derinliklerinde saklı bu saati bilim adamları “biyolojik saat” olarak isimlendirmektedirler. Biyolojik saatimiz mükemmel bir şekilde ayarlanmıştır ve mükemmel bir şekilde işlemektedir. Biyolojik saatimizle kolumuzdaki saat arasındaki paralellik de hayranlık uyandırıcıdır. Çünkü her ikisi de günlük ritimlerini 24 saatte tamamlar.
Vücudumuzdaki Saat Sistemi 24 Saate Göre Ayarlanmıştır
Yüce Allah’ın üstün aklının ve detay sanatının delillerinden biri olan saat sistemi, hücre içinde yer alan moleküllerden yapılmış birçok saati bünyesinde barındırır. Bu saat sistemi gözümüze, beynimize kısacası vücudumuzun tamamına yayılmıştır. Bilim adamları beynimizde SCN (Suprachiasmatic nucleus) adı verilen bölümün bu saat sisteminin merkezi olduğunu düşünmektedirler. SCN sayısız saat hücresinden oluşur. Bu saat, bir günlük zaman dilimi olan 24 saat boyunca eş zamanlı olarak çalışmak için gün ışığındaki bilgiyi kullanır.
Ancak bu noktada Yüce Allah’ın üstün yaratışı mükemmel bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Çünkü beynimizin içindeki SCN bölgesi kapkaranlık bir bölgededir ve gün ışığı ile direkt hiçbir teması yoktur. Hatta buradaki hücreler güneşin ve ışığın ne olduğunu bile bilmezler. Ancak beynimizdeki hücreler arasındaki organizasyon sayesinde bu sistem kusursuz bir biçimde çalışır.
Biyolojik Saat Gün Işığından Nasıl Faydalanır?
Gözümüzün ağ tabakasında melanopsin-pozitif gangliyon hücreleri adında ışığa duyarlı olan hücreler vardır. Bu hücrelere gün ışığı düştüğünde elektrik üretilir ve bu elektrik sinyali RHT adında bir hat boyunca beynimizde bulunan SCN’ye iletilir. Böylece SCN için gerekli olan “kendini güneş ışığına göre ayarla” emri alınmış olur. Bu tıpkı, kronometrenin tuşuna bastığınızda saatini sıfırlaması gibidir. Elbette ki SCN’deki merkezi saati 24 saatlik güne ayarlayan gangliyon hücreleri ve RHT kanalı Yüce Allah’ın vücudumuza yerleştirdiği üstün yaratılış örneklerinden yalnızca birkaçıdır.
İnsan Vücudundaki Çevresel Saatlerin Görevi Nedir?
Vücudumuzdaki SCN adı verilen ve gün ışığına duyarlı olan bu sistem dışında, daha pek çok hücrede de saat yapıları tespit edilmiştir. Bu saatlere de çevresel saatler denmektedir. Bu saatçikler sayesinde hücredeki üretim kusursuz bir şekilde devam eder. Vücudumuzda trilyonlarca hücre olduğu göz önünde bulundurulursa bu muazzam sayıdaki saatin koordineli çalışmasının çok mükemmel bir organizasyonu gerektirdiği daha kolay anlaşılacaktır. Çünkü saatlerin hızındaki ufak farklılıklar bile çok ciddi problemlere sebep olabilir. Örneğin normal büyümenin sağlanması ve tümör oluşumundan kaçınmak için hücre bölünmesinin çok iyi bir biçimde kontrol altında tutulması, bu sistem sayesinde gerçekleşir.
Biyolojik Saatin Ritmi Nasıl Ayarlanıyor?
Biyolojik saatin ritmi tam olarak bir güne göre ayarlanmıştır. Vücudumuzdaki sistemler her 24 saatte bir tekrarlanan ritimde çalışırlar. Beyindeki ana saati oluşturan sinir hücrelerinde yapılan araştırmalar bu ritmin, hücrelerde üretilen iki özel molekül sayesinde oluştuğunu ortaya çıkarmıştır. Per ve Cry isimli bu moleküller, sadece beyindeki ana saatte üretilir, böylece asıl ritim burada belirlenir.
Beynimizdeki ana saat sabahın ilk ışıklarıyla birlikte gözlerimizden ışık sinyallerini almaya başlar. Bizler uyuyor olsak veya göz kapaklarımız kapalı olsa bile ortamdaki ışık belli bir güce ulaşınca retinamız da uyarılmış olur. Retinadaki sinir düğümü hücrelerine düşen ışık parçacıkları burada Yüce Allah’ın özel olarak var ettiği bir proteinle karşılaşırlar. Melanopsin isimli bu protein, ışığa duyarlı bir proteindir ve ışığı algılayarak elektrik sinyalleri oluşturulmasını sağlar. Bu sinyaller beyinde hipotalamusta bulunan çekirdeklere yani ana saate iletilir. Bu çekirdekteki hücreler ışığı algılayarak günün başladığını haber almış olurlar. Bu sinyali alan ana saat hücreleri tüm vücuda yaydıkları sinyallerle dışarıda havanın aydınlandığını haber verir. Böylece vücudun birçok sistemi uyarılmış olur. Örneğin:
Kognitif (tanımayla ilgili) sistem uyarılır: Dikkat yavaş yavaş açılır. Kişinin ilk kalktığı andaki dalgınlığı bu geçiş döneminden kaynaklanır.
Endokrin (hormonal) sistemi uyarılır: Gün içinde ihtiyaç duyacağınız hormonların sentezine başlanır.
Bağışıklık sistemi uyarılır: Alacağınız ilaçların etkinliği bu yüzden gün içinde farklılık gösterir.
Kalp-damar sistemi uyarılır: Kan sıvısının içerdiği maddelerin dengesi ayarlanır, hücreler arası enzimler üretilmeye başlanır.
Tüm bu ayarlamalar gün içinde ortama uygun şekilde sürdürülür. Karanlık ve loş bir ortamda gün ortasında uykumuzun gelebilmesi bunun bir göstergesidir. 24 saat boyunca dış ortamdaki ışık şiddeti ana saat tarafından algılanır, ana saat bir orkestra şefi gibi diğer saatleri yöneterek vücut düzeninin korunmasını sağlar.
Şuursuz moleküllerin birbirinden uzakta bulunan iki hücre arasında bir haberleşme aracı olarak kullanılması, çok derin olarak düşünülmesi gereken bir durumdur. Bu mesajlaşmanın, şuursuz hücrelerin ya da tesadüflerin eseri olarak asla meydana gelemeyeceği, ancak Yüce Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşebileceği açıktır. Biz hiç farkında olmadan bu mükemmel sistem işler. Yüce Allah bir ayette yaratılıştaki kusursuzluğu şöyle bildirir:
“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)
Biyolojik Saatimiz Allah’ın Kontrolündedir
Herkes bir saatin rastlantılar sonucu kendi kendine meydana gelemeyeceğini bilir. Çünkü saatler birden çok aşamanın gerçekleştirilmesi sonucunda üretilir. Örneğin mekanik saatler belli bir hızda dönen çarklardan, atom saatleri atomlardaki titreşimlerden, elektronik saatler elektriksel sinyallerden yararlanılarak yapılır. İşte vücudumuzda ve diğer canlıların içlerindeki moleküler saatler de hücrelerdeki son derece kompleks bir dizi moleküler süreçle yaratılmıştır. İşin ilginç yanı tüm canlılardaki moleküler saatlerin farklı türlerde, birbirinden ayrı yapıda olmasıdır. Elbette bunlardan biri bile tesadüfen meydana gelemez. Tüm kainattaki sistemler gibi vücudumuzdaki saat sistemi de alemlerin Rabbi Yüce Allah tarafından bir düzen içinde yaratılmıştır. Yüce Allah bu gerçeği bir Kuran ayetinde şöyle haber verir.
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.” (Furkan Suresi, 2)
Biyolojik Saatimiz Olmasaydı…
Retinaya düşen ışığı mükemmel bir şekilde beyindeki ana saate sinyalleyen melanopsin molekülüyle ilgili araştırmaya katılan bilim adamlarından biri olan Bruce O’ Hara bu konuda şu yorumu yapmıştır:
“Eğer biyolojik saat olmasaydı birçok davranışsal ve fizyolojik bozukluk meydana gelir, gün içinde beden ısısının korunması bile mümkün olmazdı.“ (http://news-service.stanford.edu/news/2003/january8/clock-18.html)
Biyolojik Saatin Üç Önemli Görevi Vardır
Her aşaması mucize olan bu görevler şunlardır:
Dış ortamdaki uyarıcıların algılanması
24 saatlik ritim oluşturulması
Tüm saatlerin bu ritme göre ayarlanması
Kuran’da Bildirilen Gerçek
Biyolojik saat 24 saate ayarlı bir ritimdir ve özel olarak programlanmıştır. Bilim adamları dış uyarıcılardan tamamen izole edilmiş kişilerde bile 24 saatlik uyku-uyanıklık döngülerinin sürdüğünü ortaya koymuşlardır. Hatta beyindeki ana saat hücreleri laboratuvarda karanlık bir ortamda yaşatılmış, hücrelerin yine de 24 saatlik ritmi kaybetmediği görülmüştür. Dikkat edilmesi gereken gerçek ise, bu programlamanın bizlere Kuran’da haber verilmiş olmasıdır. Tüm ilmin yegane sahibi olan Rabbimiz, insanı gece vakti dinlenmeye, gündüz vakti ise çalışmaya uygun yarattığını bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:
“O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp-çalışma (zamanı) kılandır.” (Furkan Suresi, 47)
Saatlerin çalışmalarındaki ufak farklılıklar dahi belli bir zaman sonra birbirinden farklı vakitleri göstermelerine sebep olur. Dolayısıyla ortaklaşa uyum göstermeleri için saatlerin senkronize hale getirilmeleri gerekir. Vücudumuzda ise sayısız saat vardır ve bu saatlerin birbirleri ile uyumlu hale gelmesi için Yüce Allah çok özel sistemler yaratmıştır.
Vücudumuzda Gece ile Gündüzün Belirlenmesinde Moleküllerin Görevi
Daha önce de belirttiğimiz gibi Per ve Cry ismi verilen moleküller, beyinde üretilir. Belli miktarlarda üretilen bu moleküller, daha sonra parçalanarak yok olurlar. Moleküllerin üretildiği süre gündüzü, parçalanıp yok oldukları süre ise geceyi ifade eder. Yani beynimizdeki ana saat bu moleküllerin üretimini gündüzün bir sinyali olarak, parçalanmalarını ise gecenin bir sinyali olarak alır. Hücreler üretilmekteyken hızlı (gündüz) bunlar parçalanmaktayken yavaş (gece) çalışma temposu oluşturulur. Moleküllerin sayısı bir duvar saatindeki sarkacın görevini yapmaktadır. Gece boyunca birer birer parçalanan moleküller bittiği anda bu bir sinyal kabul edilir ve üretime yeniden geçilir. İşte bu anda hücre gündüz olduğunu algılamış gibi hızlı çalışmaya başlar. Böylece beynimizdeki ana saat içinde gece ve gündüz ritimleri oluşturulmuş olur.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)